
Madem ilm-i İlâhîye ve irâde-i Rabbâniyeye mevcûdât adedince, belki mevcûdâtın şuûnâtı adedince delâlet ve şehâdet vardır. Elbette bir kısım feylesofların irâde-i İlâhiyeyi nefiy; ve bir kısım ehl-i bid‘atın kaderi inkâr; ve bir kısım ehl-i dalâletin cüz’iyâta adem-i ıttılâını iddiâ etmeleri; ve tabîiyyûnun bir kısım mevcûdâtı tabiat ve esbâba isnâd etmeleri, mevcûdât adedince muzâaf bir yalancılıktır. Ve mevcûdâtın şuûnâtı adedince muzâaf bir dalâlet dîvâneliğidir. Çünkü hadsiz şehâdet-i sâdıkayı tekzîb eden, hadsiz bir yalancılık işlemiş olur.
İşte meşîet-i İlâhiye ile vücûda gelen işlerde, “İnşâallâh, inşâallâh” yerinde, bilerek “Tabîî, tabîî” demek, ne kadar hata ve muhâlif-i hakîkat olduğunu kıyâs et.