Gıybet odur ki, gıybet edilen adam hazır olsa idi ve işitse idi, kerâhet edip darılacaktı. Eğer doğru dese, zâten gıybettir. Eğer yalan dese, hem gıybet, hem iftirâdır. İki katlı çirkin bir günahtır.
îmân , bir ma‘nevî tûbâ-yı cennet çekirdeğini taşıyor . Küfür ise , ma‘nevî bir zakkūm-u cehennem tohumunu saklıyor . Demek selâmet ve emniyet , yalnız İslâmiyet’de ve îmândadır . Öyle ise biz dâimâ (İslam dini ve îmânın kemâli üzerine hamd, Allah’a mahsûstur) demeliyiz .
Mü’minlerde nifâk ve şikāk , kîn ve adâvete sebebiyet veren tarafgîrlik ve inâd ve hased , hakîkatçe ve hikmetçe ve insâniyet-i kübrâ olan İslâmiyetçe ve hayat-ı şahsiyece ve hayât-ı ictimâiyece ve hayat-ı ma‘neviyece çirkin ve merdûddur . Muzır ve zulümdür . Ve hayat-ı beşeriye için zehirdir .
Ne iyilik ve ne fenalık cezasız kalmayacaktır.
Şeytânı dinleyen bir nefis , kusûrunu görmek istemez . görse de , yüz te’vîl ile te’vîl ettirir . ( Rızâ (hoşnûtluk, kabûl) gözü, hiçbir kusûru görmez.) sırrıyla , nefsine nazar-ı rızâ ile baktığı için , ayıbını görmez . Ayıbını görmediği için kusûrunu i‘tirâf etmez , istiğfâr etmez , istiâze etmez , şeytana maskara olur .
Ey arkadaş İnsan da başıboş , serseri , sâhibsiz bir hayvan değildir . Ancak onun da bütün harekâtı ve ef‘âli yazılıyor , tesbît ediliyor . Ve a‘mâlinin netîceleri hıfzediliyor ki , muhâsebe-i kübrâda ona göre derece alsın .
Frenk illeti ta‘bîr ettiğimiz ırkçılık , unsurculuk fikriyle Avrupa , Âlem-i İslâm’ı parçalamak için içimize bu frenk illetini aşılamış .
İmânınızı inkişâf ettiriniz . Yani tevbe ve istiğfâr ile ve namaz ve ubûdiyetle , o tiryâk-ı kudsî olan îmânı ve îmândan gelen ilacı isti‘mâl ediniz.
Yâ İlâhenâ! Kalbimizi îmân ve Kur’ân nûruyla nûrlandır. Yâ İlâhenâ! Sana muhtaç olmakla bizi zengin kıl; sana kendimizi muhtaç görmeyerek bizi fakîr düşürme. Biz, kendi güç ve kuvvetimizden sana sakınıp, senin kudret ve kuvvetine sığındık; sen de bizi, sana tevekkül edenlerden eyle. Bizi nefsimize bırakma; bizi hıfzınla muhâfaza eyle. Bize ve erkek mü’min ve kadın mü’minlere merhamet et.
Kâinât mescid-i kebîrinde Kur’ân okunuyor . Onu dinleyelim . O nûr ile nûrlanalım . Hidâyetiyle amel edelim . ve onu vird-i zebân edelim . Evet , söz odur ve ona derler : Hakk olup , Hakk’dan gelip , Hakk diyen ve hakîkati gösteren ve nûrânî hikmeti neşreden odur .
Ölümü öldürüp , zevâli dünyadan izâle etmek ; ve aczi ve fakrı beşerden kaldırıp , kabir kapısını kapamak çâresi varsa , söyle , dinleyelim . Yoksa sus!
İnsan ebed için yaratılmıştır. Onun, yani insanın hakîkî lezzetleri, ancak ma‘rifetullâh, muhabbetullâh, ilim gibi umûr-u ebediyedir.
Kur’ân-ı Hakîm , nasıl ki şükrü netice-i hilkat gösteriyor . Öyle de , Kur’ân-ı kebîr olan şu kâinât dahi gösteriyor ki , netice-i hilkat-i âlemin en mühimmi şükürdür .
İnsanın fıtratındaki şiddetli merâk ve harâretli muhabbet ve dehşetli hırs ve inâdlı taleb ve hâkezâ şedîd hissiyâtlar , umûr-u uhreviyeyi kazanmak için verilmiştir.
Menfaat üzerine dönen siyaset, canavardır.
en parlak bir mu‘cize-i san‘at-ı Samedâniye ve bir hârika-i hikmet-i Rabbâniye olan hayatı kim vermiş , yapmış ise , rızıkla o hayatı besleyen ve idâme eden de odur . Ondan başka olmaz .
Bu dünya fânîdir . En büyük da‘vâ , bâkî olan âlemi kazanmaktır . İnsanın i‘tikādı sağlam olmazsa , da‘vâyı kaybeder .
Ma‘lûmdur ki , a‘lâ bir şey bozulsa , ednâ bir şeyin bozulmasından daha ziyâde bozuk olur . Meselâ , nasıl ki süt ve yoğurt bozulsalar , yine yenilebilirler . Fakat yağ bozulsa , yenilmez , bazen zehir gibi olur . Öyle de , mahlûkātın en mükerremi , belki en a‘lâsı olan insan eğer bozulsa , bozuk hayvandan daha ziyâde bozuk olur .
Ey bu dîn-i celîl-i İslâm’a hizmet arzusunda bulunan mü’min kardeşlerim ve bu hizmette çalışır görünen hocalar Bilmiş olunuz ki , bu zamanda ibâdetin en hayırlısı , dinsizlerle ma‘nen mücâhede ederek îmân hakîkatlerinin neşrine çalışmaktır . Zîrâ zamanımız iyi ile kötüyü ayıran mihek taşı hükmündedir . Vazîfeniz mes’ûliyetlidir . Onun için elinize nûr meş‘alesini alarak Âlem-i İslâm’ın tenvîrine çalışınız . Ve şems-i hakîkatin nûr sancağı altında birleşiniz.
Muhabbet, uhuvvet, sevmek, İslâmiyet’in mizâcıdır, râbıtasıdır. Ehl-i adâvet, mizâcı bozulmuş bir çocuğa benziyor ki, ağlamak ister. Bir şey arıyor ki onunla ağlasın. Sinek kanadı kadar ehemmiyetsiz bir şey, ağlamasına bahâne olur. Hem insafsız, bedbîn bir adama benzer ki, sû’-i zan mümkün oldukça hüsn-ü zan etmez, bir seyyie ile on haseneyi örter. Bu ise seciye-i İslâmiye olan insaf ve hüsn-ü zan bunu reddeder.
Muhabbetin sebebleri îmân , İslâmiyet , cinsiyet ve insaniyet gibi nûrânî , kuvvetli zincirler ve ma‘nevî kal‘alardır . Adâvetin sebebleri , ehl-i îmâna karşı küçük taşlar gibi bir kısım husûsî sebeblerdir . Öyle ise , bir müslümana hakîkî adâvet eden , o dağ gibi muhabbet esbâblarını istihfâf etmek hükmünde büyük bir hatâdır .
Insanın gururu ve nefisperestliği , şuûrsuz olarak ehl-i îmâna karşı haksız olarak adâvet eder . Kendini haklı zanneder . Hâlbuki bu husûmet ve adâvetle , ehl-i îmâna karşı muhabbete vesîle olan îmân , İslâmiyet ve cinsiyet gibi kuvvetli esbâbı istihfâf etmektir . Kıymetlerini tenzîl etmektir.
her söylediğin doğru olmalı , fakat her doğruyu söylemek doğru değildir . Bazen zarar verse sükût etmek , yoksa yalana hiç fetvâ yok . Her söylediğin hak olmalı , fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yok .
Cenâb-ı Hakk’ın koyun , keçi , inek , deve gibi mahlûklarını insanlara hâlis , sâfî , lezîz bir süt çeşmesi ; üzüm ve hurmâ gibi masnû‘ları da insanlara latîf , lezîz , tatlı birer ni‘met tablaları ve kazanları ;
Sizlere müjde Mevt , i‘dâm değil , hiçlik değil , fenâ değil , inkırâz değil , sönmek değil , firâk-ı ebedî değil , adem değil , tesâdüf değil , fâilsiz bir in‘idam değil Belki bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından , bir terhîstir , bir tebdîl-i mekândır . Saâdet-i ebediye tarafına , vatan-ı aslîlerine bir sevkiyâttır . Yüzde doksan dokuz ahbâbın mecmaı olan âlem-i berzaha bir visâl kapısıdır .
Yani mevti veren odur . Yani hayat vazîfesinden terhîs eder . Fânî dünyadan yerini tebdîl eder . Külfet-i hizmetten âzâd eder . Yani hayât-ı fâniyeden , seni hayât-ı bâkiyeye alır ..
Muhakkak ki biz, Allah'a âidiz ve muhakkak ki biz, ancak O'na dönücüleriz!"
Dünya imtihanını tamamlayıp ahirete irtihal eden, rahmeti Rahmâna kavuşan tüm yakınlarımıza, kardeşlerimize, dostlarımıza ve tüm sevdiklerimize Allah Teâlâ rahmet eylesin. Makamları âli mekanları cennet olsun.
Ey nefis Bil ki , dünkü gün senin elinden çıktı . Yarın ise , senin elinde sened yok ki , ona mâliksin . Öyle ise , hakîkî ömrünü bulunduğun gün bil . Lâakal günün bir saatini , ihtiyât akçesi gibi , hakîkî istikbâl için teşkîl olunan bir sandukça-i uhrevî olan bir mescide veya bir seccadeye at.
İmandan sonra en yüksek hakikat namazdır.
Salavâtın ma‘nâsı rahmettir . Ve o zîhayat , mücessem rahmete rahmet duâsı olan salavât ise , o Rahmeten li’l-Âlemîn’e vusûle vesîledir . Öyle ise , sen salavâtı kendine , o Rahmeten li’l-Âlemîn’e ulaşmak için vesîle yap . ve o zâtı da rahmet-i Rahmâna vesîle ittihâz et .
Amelinizde rızâ-yı İlâhî olmalı . Eğer o râzı olsa , bütün dünya küsse , ehemmiyeti yok.
Kadere îmân , îmânın erkânındandır . Yani her şey , Cenâb-ı Hakk’ın takdîri iledir.
İşte ey insan! Bu rahmeti bulan, ebedî tükenmez bir hazîne-i nûr buluyor. O hazîneyi bulmanın çâresi, rahmetin en parlak bir misâli ve mümessili ve o rahmetin en belîğ bir lisânı ve dellâlı olan ve 〚 رَحْمَةً لِلْعَالَمٖینَ〛 ünvânıyla Kur’ân’da tesmiye edilen Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sünnetidir ve tebeiyetidir. Ve bu Rahmeten li’l-Âlemîn olan rahmet-i mücessemeye vesîle ise, salavâttır.
Madem insan bekaya aşıktır. Elbette bütün kemalatı ve lezzetleri bekaya tabidir.
Sizdeki gençlik katiyen gidecek.
Allâh’ı sevmek , onun marziyâtını yapmaktır . Marziyâtı ise , en mükemmel bir sûrette Zât-ı Muhammediye’de tezâhür ediyor.
Ehl-i îmân için ölüm , vazîfe-i hayat külfetinden bir terhîstir . Hem dünya meydanındaki imtihânda , ta‘lîm ve ta‘lîmât olan ubûdiyetten bir paydostur . hem öteki âleme gitmiş yüzden doksan dokuz ahbâb ve akrabasına kavuşmak için bir vesîledir . hem hakîkî vatanına ve ebedî makam-ı saadetine girmeye bir vâsıtadır . hem zindân-ı dünyâdan bostân-ı cinâna bir da‘vettir . hem Hâlik-ı Rahîm’in fazlından , kendi hizmetine mukābil ahz-ı ücret etmeye bir nöbettir .
Ey bedbaht nefsim Acaba ömrün ebedî midir ? Hiç kat‘î senedin var mı ki : gelecek seneye , belki yarına kadar kalacaksın ?
Âyâ , bu insan zanneder mi ki , başı boş kalacak Hâşâ Belki insan , ebede meb‘ûstur ve saâdet-i ebediyeye ve şekāvet-i dâimeye nâmzeddir . Küçük büyük , az çok her amelinden muhâsebe görecek . Ya taltîf edilecek veya tokat yiyecek.
Küçük bir lâmba dahi muntazam bakılmazsa , söner . Kozmoğrafyaca , küre-i arzdan bir milyondan ziyâde büyük ve bir milyon seneden ziyâde yaşayan güneşi odunsuz , kömürsüz , yağsız yandıran , söndürmeyen Hakîm-i Zülcelâl’in hikmetine , kudretine bak . Sübhânallâh de Güneşin müddet-i ömründe geçen dakikalarının âşirâtı adedince : ,مَا شَٓاءَ اللّٰهُ ، بَارَكَ اللّٰهُ ، لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ) , de
Senin zamanın ve ömrün , berkten daha çabuk geçer . Hayâtın , çaydan daha sür‘atli akar .
Bizim vazîfemiz hizmettir , netice Cenâb-ı Hakk’a âittir . Biz vazîfemizi yapmakla mecbûr ve mükellefiz .
Âhirette seni kurtaracak bir eserin yoksa , fânî dünyaya bıraktığın eserlere de kıymet verme .
Her gün yirmi dört sâat sermâye-i hayatı, Hâlikımız bize ihsân ediyor . Tâ ki , iki hayâtımıza lâzım olan şeyler , o sermaye ile alınsın . Biz kısacık hayât-ı dünyeviyeye yirmi üç saati sarf edip , beş farz namaza kâfî gelen bir saati , pek çok uzun olan hayat-ı uhreviyemize sarf etmezsek , ne kadar hilâf-ı akıl bir hatâ ; ve o hatânın cezâsı olarak hem kalbî , hem rûhî sıkıntıları çekmek ; ve o sıkıntılar yüzünden ahlâkını bozmak ve me’yûsâne hayatını geçirmek sebebiyle , değil terbiye almak , belki terbiyenin aksine gitmekle ne derece hasâret ederiz , kıyâs edilsin.
Bizler uzun bir seferdeyiz . Buradan kabre , kabirden haşre , haşirden ebed memleketine gitmek üzereyiz . O yollarda zulümâtı dağıtacak bir nûr ve bir erzâk lâzımdır . Güvendiğimiz akıl ve ilimden ümîd yok . Ancak o nûr ve o erzâk-ı Kur’ân’ın güneşinden , Rahmân’ın hazînesinden tedârik edilebilir . Eğer bizleri bu seferden geri bırakacak bir çareniz varsa , pekâlâ . Ve illâ sükût ediniz .
O Mün‘im-i Hakîkî , bizden o kıymetdâr ni‘metlere , mallara bedel istediği fiyat ise üç şeydir : Biri zikir , biri şükür , biri fikirdir . Başta Bismillâh zikirdir . Âhirde Elhamdülillâh şükürdür . Ortada bu kıymetdâr hârika-i san‘at olan ni‘metler , Ehad-i Samed’in mu‘cize-i kudreti ve hediye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derk etmek fikirdir.
Bismillâh her hayrın başıdır . Biz dahi başta ona başlarız . Bil ey nefsim Şu mübârek kelime İslâm nişânı olduğu gibi , bütün mevcûdâtın lisân-ı hâliyle vird-i zebânıdır.
Duâ , bir sırr-ı ubûdiyettir . Ubûdiyet ise , hâlisan livechillâh olmalı . Yalnız aczini izhâr edip duâ ile ona ilticâ etmeli , Rubûbiyetine karışmamalı . Tedbîri ona bırakmalı . Hikmetine i‘timâd etmeli . Rahmetini ithâm etmemeli.
Ya ilahena !
- Bizi bağışla
- Bize merhamet et
- Bizlerden razı ol
- Bizleri kabul eyle
- Bizleri cennetine dahil eyle
- Bizleri ateşten, Cehennemden muhafaza eyle
- Bizim umum müşkülatlarımızı hal eyle.
Hiç bir müfsid , ben müfsidim demez . Dâimâ sûret-i hakdan görünür . Yâhûd bâtılı hak görür . Evet , kimse demez , ayranım ekşidir . Fakat siz mihenge vurmadan almayınız . Zîrâ çok silik söz , ticârette geziyor.
Hayatı veren o olduğu gibi , hayatı alan , mevti veren dahi yine odur.
Bir parça meşakkat olsa da , şevk ve şükür ve sabırla karşılamalı . Mâdem bizi çalıştıran Hâlikımız , Rahîm ve Hakîm’dir . Başa gelen her şeyi rızâ ile sevinç ile rahmetine ve hikmetine i‘timâd ile karşılamalıyız.
Sadaka nasıl mal ile olur , ilim ile dahi olur . Kavil ile , fiil ile , nasihat ile de oluyor.
Bu kâinâtın Hâlik-ı Zülcelâl’i Kayyûm’dur . Yani bizâtihî kāimdir , dâimdir , bâkîdir . Bütün eşyâ onunla kāimdir , devam eder . ve vücûdda kalır , bekā bulur . Eğer bir dakikacık olsun o nisbet-i kayyûmiyet kesilse , kâinât mahvolur .
Müslümanların birbirine yardımları , ancak zekât köprüsü üzerinden geçmekle yapılır.
Salavat-ı bi nihaye, ol server-i kainat ve fahri âleme (asm) hediye olsun.
Ehl-i cennet , elbette arzu ederler ki , dünya mâcerâlarını tahattur etsinler ve birbirine nakletsinler . Belki o mâcerâların levhalarını ve misâllerini görmeyi çok merâk ederler . Elbette sinema perdelerinde görmek gibi , o levhaları ve o vak‘aları müşâhede etseler çok mütelezziz olurlar .
Nübüvvet ise, gaye-i insaniyet ve vazîfe-i beşeriyet, ahlâk-ı İlâhiye ile ve secâyâ-yı hasene ile tahalluk etmekle beraber; aczini bilip kudret-i İlâhiyeye ilticâ, zaafını görüp kuvvet-i İlâhiyeye istinâd, fakrını görüp rahmet-i İlâhiyeye i‘timâd, ihtiyâcını görüp gınâ-yı İlâhîden istimdâd, kusûrunu görüp aff-ı İlâhîye istiğfâr, naksını görüp kemâl-i İlâhîye tesbîhhân olmaktır, diye ubûdiyetkârâne hükmetmişler.
Güzellikler , o güzellerin malı ve aynaların cemâli değildirler . Belki güneşin cemâl-i şuââtı , cereyân eden suyun üzerindeki kabarcıklarda göründüğü gibi , o cemâller ve o güzellikler de , sermedî bir cemâlin ışıklarıdırlar.
Zekât vermek ve iktisâd etmek , malda bittecrübe sebeb-i bereket olduğu gibi ; israf etmek ile zekât vermemek , sebeb-i ref‘-i bereket olduğuna hadsiz vâkıât vardır .
(Kur’ân ,) bütün âlemlerin Rabbi i‘tibâriyle Allâh’ın kelâmıdır . Hem bütün mevcûdâtın İlâh'ı ünvânıyla Allâh’ın fermanıdır . Hem bütün semâvât ve arzın Hâlik’ı nâmına bir hitâbdır .
duâ ve tevekkül , meyelân-ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi ; istiğfâr ve tevbe dahi , meyelân-ı şerri keser , tecâvüzâtını kırar.
Ey insan Senin elinde gāyet zaîf , fakat seyyiâtta ve tahrîbâtta eli gāyet uzun ve hasenâtta eli gāyet kısa , cüz’-i ihtiyârî nâmında bir irâden var . O irâdenin bir eline duâyı ver ki , silsile-i hasenâtın bir meyvesi olan cennete eli yetişsin ve bir çiçeği olan saâdet-i ebediyeye eli uzansın . Diğer eline de istiğfârı ver ki , onun eli seyyiâttan kısalsın ve o şecere-i mel‘ûnenin bir meyvesi olan zakkūm-u cehenneme yetişmesin.
Bir fakîrin kuru bir parça siyah ekmekten açlık ve iktisâd vâsıtasıyla aldığı lezzet , bir padişahın ve bir zenginin israftan gelen usanç ve iştihâsızlık ile yediği en a‘lâ baklavadan aldığı lezzetten daha ziyâde lezzetlidir.
Hâlik-ı Rahîm , nev‘-i beşere verdiği ni‘metlerin mukābilinde şükür istiyor . İsraf ise şükre zıddır . Ni‘mete karşı hasâretli bir istihfâftır . İktisâd ise , ni‘mete karşı ticâretli bir ihtirâmdır.
Kur’ân’ın düstûrları , kanunları , ezelden geldiğinden ebede gidecektir . Medeniyetin kanunları gibi ihtiyâr olup ölüme mahkûm değildir . Dâimâ gençtir , kuvvetlidir.
Küllî hakîkat-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm hem hayâtın hayatı , hem kâinâtın hayatı , hem İsm-i A‘zam’ın tecellî-i a’zamının mazharı ve bütün zîrûhların nûru ve kâinâtın çekirdek-i aslîsi ve gâye-i hılkati ve meyve-i ekmeli olmasından , o hitâb doğrudan doğruya ona bakar . Sonra hayâta ve şuûra ve ubûdiyete onun hesabına nazar eder .
Cenâb-ı Hak bizi ve sizi, bu zamanın cazibedar fitnesinden kurtarsın ve muhafaza eylesin.
Kâinât bir şeceredir . Anâsır onun dallarıdır . Nebâtât yapraklarıdır . Hayvanât onun çiçekleridir . İnsanlar onun meyveleridir . Bu meyvelerin en ziyâdârı , en nûrânî olanı , en ahseni , en ekremi , en eşrefi , en eltâfı Seyyidü’l-Enbiyâ ve’l-Mürselîn İmâmü’l-Müttakîn Habîb-i Rabbü’l-Âlemîn Hazret-i Muhammed’dir .
Bütün maddî güzellikler , kendi hakîkatlerinin ve ma‘nâlarının ma‘nevî güzelliklerinden ileri geliyor . Ve hakîkatleri ise , esmâ-yı İlâhiyeden feyiz alırlar . ve onların bir nevi‘ gölgeleridirler .
Maddiyât âlemi Cenâb-ı Hakk’ın envâr-ı ni‘metini cezb etmek için hakîkî bir ihtiyâç ile şemse muhtâç olduğu gibi , âlem-i ma‘neviyât dahi , rahmet-i İlâhiyenin ziyâlarını almak için şems-i nübüvvete muhtâçtır . Binâenaleyh Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nübüvveti , şemsin kat‘iyet ve vuzûhu derecesinde kat‘î ve vâzıhtır.
Rehber-i ekber , muallim-i ekmel , dellâl-ı a‘zam ve tılsım-ı kâinâtın keşşâfı ve âyîne-i Samedânî ve habîb-i Rahmânî olan Zât-ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risâleti ,hiç bir cihetle inkâr edilmez . Ve âlem-i hakîkatin ve hakîkat-i kâinâtın ziyâları gibi , bu Zât’ın risâleti dahi , kâinâtın en parlak bir ziyâsıdır .
İslâmiyet ve şerîat , öyle bir tarzda muhît ve mükemmeldir ve öyle bir sûrette kâinâtı kendiyle beraber ta‘rîf eder ki , onun mâhiyetine dikkat eden elbette anlar ki , o dîn , bu güzel kâinâtı yapan zâtın , o kâinâtı kendiyle beraber ta‘rîf edecek bir beyânnâmesidir ve bir ta‘rîfesidir.
Hem o burhân-ı hak ve sirâc-ı hakîkat , öyle bir dîn ve şerîat göstermiştir ki , iki cihânın saâdetini te’mîn edecek desâtîri câmi‘dir . Ve câmi‘ olmakla beraber , kâinâtın hakāikini ve vezâifini ve Hâlik-ı Kâinât’ın esmâsını ve sıfâtını kemâl-i hakkāniyetle beyân etmiştir.
Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Hâtemü’l-Enbiyâ’dır . Ve umûm nev‘-i beşer nâmına muhâtab-ı İlâhîdir . Elbette nev‘-i beşer onun caddesi hâricinde gidemez . Ve bayrağı altında bulunmak zarûrîdir.
Beşerde havâs ve avâm , iki tabaka var . Havâstan avâma merhamet ve ihsân ; ve avâmdan havâssa karşı hürmet ve itâati te’mîn edecek , zekâttır .
Esmâ-yı hüsnâ’nın her birisinin kendine mahsûs öyle kudsî bir cemâli var ki : bir tek cilvesi , koca bir âlemi ve hadsiz bir nev‘i güzelleştiriyor .
“Bizi buna (bu mükâfâta vesile olan amellere) hidâyet eden Allah’a hamd olsun; halbuki Allah bizi hidâyete erdirmeseydi, doğru yolu bulamazdık. Gerçekten Rabbimizin peygamberleri (bize) hakkı getirmişlerdir!” derler.
Sure-i Araf
Yedi gök ile yer ve bunlarda bulunan herkes onu tesbîh eder. Ve ona, hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur.
(Sûre-i İsrâ, 44)
Kadere iman eden, gam ve huzunden emin olur.
Hem her insanın geçmiş târîhçe-i hayatını, buğday tanesi küçüklüğündeki kuvve-i hâfızasında; ve her nebât ve ağacın gelecek târîhçe-i hayat-ı sâbitesini, çekirdeğinde yazmasına; ve her zîhayatın muhâfazasına lüzûmu bulunan âlât ve cihâzâta bak. Meselâ: arının kanatçıklarına ve zehirli iğnesine ve dikenli çiçeklerin süngücüklerine ve çekirdeklerin sert kabuklarına bak. hafîziyet ve hâfiziyet-i Rabbâniyenin letâfetli cemâlini gör.
Ey hasta Senin vücûdun taştan , demirden değildir . Belki dâimâ ayrılmaya müsâid muhtelif maddelerden terkîb edilmiştir . Gururu bırak . aczini anla . mâlikini tanı . vazîfeni bil . Dünyaya ne için geldiğini öğren!
Bütün ervâh ve kulûbün dalâletten neş’et eden ızdırâbât ve keşmekeş ve ızdırâbâttan neş’et eden ma‘nevî elemlerden kurtulmaları, bir tek Hâlik’ı tanımak ile olur.
Bilesiniz ki, kalbler ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur.
Sure-i Rad 28
Ey dünya zevkini düşünüp , hastalıktan ızdırâb çeken kardeşim Bu dünya eğer dâimî olsa idi; ve yolumuzda ölüm olmasa idi; ve firâk ve zevâlin rüzgârları esmese idi; ve musîbetli, fırtınalı istikbâlde ma‘nevî kış mevsimleri olmasa idi, ben de seninle beraber senin hâline acıyacaktım. Fakat mâdem dünya bir gün bize, "Haydi dışarı!" diyecek. feryâdımızdan kulağını kapayacak. o bizi dışarı kovmadan, biz bu hastalıklar îkāzâtıyla şimdiden onun aşkından vazgeçmeliyiz. O bizi terketmeden, kalben biz onu terke çalışmalıyız.
Kâinâtı bütün mevcûdâtıyla mîzânı altına alan ; ve bütün ecrâm-ı ulviye ve süfliyenin muvâzenelerini idâme ettiren ; ve güzelliğin en mühim bir esası olan tenâsübü veren ; ve her şeye en güzel vaz‘iyeti verdiren ; ve her zîhayata , hakk-ı hayatı verip ihkāk-ı hak eden ; ve mütecâvizleri durduran ve cezâlandıran âdiliyetin haşmetli güzelliğine bak , gör .
Niyet öyle bir hâsiyete mâliktir ki , âdetleri ve hareketleri ibâdete çeviren pek acîb bir iksîrdir ve bir mayadır . Ve kezâ , niyet , ölü ve meyyit olan hâletleri ihyâ eden ve canlı , hayatlı ibâdetlere çeviren bir ruhtur .
Bütün kâinâtı envâıyla beraber , bir kitâb-ı kebîr-i hikmet hâline getiren ; ve öyle bir kitâb-ı kebîr-i hikmet ki , her bir harfi yüzer kelime ; her bir kelimesi yüzer satır ; her bir satırı bin bâb ; her bir bâbı binler küçücük kitap hükmüne getiren hakîmiyet-i İlâhiyenin cemâl-i bî-misâlini gör .
Dünya ve âhirette ebedî ve dâimî sürûru isteyen , îmân dâiresindeki terbiye-i Muhammediyeyi kendine rehber etmek gerektir.
İnsan için en mühim âlî maksad , Cenâb-ı Hakk’ın muhabbetine mazhar olmaktır.
(O Rabbiniz ki) gökten bir su indirdi de onunla size rızık olmak üzere mahsûller çıkardı. Ve izni ile denizde akıp gitmesi için gemileri emrinize itâat eder kıldı. Nehirleri de hizmetinize verdi. (Yörüngelerinde) devamlı olarak hareket eden güneşi ve ayı yine sizin için itâatkâr kıldı. Geceyi ve gündüzü de hizmetinize verdi. Ve size, kendisinden istediğiniz şeylerin hepsinden verdi. Bununla beraber, Allah'ın ni'metini sayacak olsanız, onu sayamazsiniz. Muhakkak ki insan, (Allah'ın bunca nimetlerine rağmen) gerçekten çok zalimdir, çok nankördür.
(İbrahim süresi 22,23,24)
İmâm-ı A‘zam bu sırra işâret olarak لَٓا اِسْرَافَ فِی الْخَیْرِ كَمَا لَا خَیْرَ فِی الْاِسْرَافِ demiştir . Yani Hayırda ve ihsânda fakat müstehak olanlara israf olmadığı gibi , israfta da hiç bir hayır yoktur.
Nazar ile niyet , mâhiyet-i eşyâyı tağyîr eder . Günâhı sevâba , sevâbı günaha kalb eder . Evet , niyet , âdî bir hareketi ibâdete çevirir . Ve gösteriş için yapılan bir ibâdeti , günaha kalb eder.
Ebedî ömrün önündedir . O ömr-ü bâkîde göreceğin râhat ve lezzet , ancak bu fânî ömürde sa‘y ve çalışmalarına bağlıdır . Senin o ömr-ü bâkîden hiç haberin yok Seni ölüm sekerâtı uyandırmadan evvel uyan.
Bu san‘atlı şeylerin her birisi , o gizli zâtın birer i‘lânnâmesi hükmünde onu gösteriyor.
İnsanın hayât-ı ictimâiyesini ifsâd eden bir desîse-i şeytâniye şudur ki : Şeytan , bir mü’minin bir tek seyyiesiyle bütün hasenâtını örter . Şeytanın bu desîsesini dinleyen insafsızlar , o mü’mine adâvet ederler .
Gençlik hiç şübhe yok ki , gidecek . Yaz , güze ve kışa yer vermesi ; gündüz , akşama ve geceye değişmesi kat‘iyetinde , gençlik de ihtiyârlığa ve ölüme değişecek . Eğer o fânî ve geçici gençliğini iffetle hayrâta istikāmet dâiresinde sarf etse , onunla ebedî bâkî bir gençliği kazanacağını , bütün semâvî fermanlar müjde veriyorlar .
Ömür sermayesi pek azdır.
Lüzumlu işler pek çoktur.
Ve deki:Rabbim! Şeytanların vesveselerinden sana sığınırım. Rabbim! (Onların) yanımda bulunmalarından dahi sana sığınırım.
(Sûre-i Mü’minûn, 97-98)
Sâni‘-i Zülcelâl’in kendi Zât-ı Akdes’ine lâyık öyle hadsiz bir hüsün ve cemâli var ki : bir gölgesi , bütün mevcûdâtı baştan başa güzelleştirmiş . Ve öyle münezzeh ve mukaddes bir güzelliği var ki : bir cilvesi , kâinâtı serbeser süslendirmiş . Ve bütün dâire-i mümkinâtı , hüsün ve cemâl lem‘alarıyla tezyîn edip ışıklandırmış.
Nefsini ithâm eden , kusûrunu görür . Kusûrunu i‘tirâf eden , istiğfâr eder . İstiğfâr eden , istiâze eder . İstiâze eden , şeytanın şerrinden kurtulur . Kusûrunu görmemek , o kusurdan daha büyük bir kusurdur . Ve kusûrunu i‘tirâf etmemek , büyük bir noksânlıktır . Kusûrunu görse , o kusur kusurluktan çıkar . i‘tirâf etse , affa müstehak olur .
İslâmiyet güneş gibidir , üflemekle sönmez . Gündüz gibidir , göz yummakla gece olmaz . Gözünü kapayan , yalnız kendine gece yapar.
Şeytanın mühim bir desîsesi , insana kusûrunu i‘tirâf ettirmemektir . Tâ ki istiâze ve istiğfâr yolunu kapasın . Hem nefs-i insaniyenin enâniyetini tahrîk edip , tâ ki nefis kendini avukat gibi müdâfaa etsin . âdetâ taksîrâttan takdîs etsin . Evet şeytânı dinleyen bir nefis , kusûrunu görmek istemez . görse de , yüz te’vîl ile te’vîl ettirir. .
Başta insan olarak bütün hayvanâtın su katrelerinden açılan pek çok ma‘nîdâr sûretlerine ; ve bahar çiçeklerinin habbe ve zerreciklerine açtırılan çok câzibedâr sîmâlarına bak . Fettâhiyet ve musavviriyet-i İlâhiyenin mu‘cizâtlı cemâlini gör.
Dünya öyle bir metâ‘ değil ki bir nizâa değsin . Çünkü fânî ve geçici olduğundan kıymetsizdir . Koca dünya böyle ise , dünyanın cüz’î işleri ne kadar ehemmiyetsiz olduğunu anlarsın.
Başta insan olarak bütün hayvanâtın su katrelerinden açılan pek çok ma‘nîdâr sûretlerine ; ve bahar çiçeklerinin habbe ve zerreciklerine açtırılan çok câzibedâr sîmâlarına bak . Fettâhiyet ve musavviriyet-i İlâhiyenin mu‘cizâtlı cemâlini gördi.
Vermek istemeseydi, istemek vermezdi.
Kendini zîşuûrlara bildirmek ve tanıttırmak isteyen perde-i gayb arkasında öyle bir san‘atkâr var ki : her bir san‘atıyla , çok hünerlerini ve kemâlâtını teşhîr edip kendini sevdirmek ve medh ü senâsını ettirmek ister .
Ecel ve kabir insanı beklediği gibi, cennet ve cehennem de insanı bekliyor ve gözlüyor.
Kainat iman nuruyla matem-i umumî yeri olmaktan çıkıp mescidi zikir ve şükür olmuştur.
İnsanın vazîfe-i asliyesi , nihâyetsiz makāsıda müteveccih vezâifini görüp , acz ve fakr ve kusûrunu ubûdiyet sûretinde i‘lân etmek ve küllî nazarıyla mevcûdâtın tesbîhâtını müşâhede ederek şehâdet etmek ve ni‘metler içinde imdâdât-ı Rahmâniyeyi görüp şükretmek ve masnûâtta kudret-i Rabbâniyenin mu‘cizâtını temâşâ ederek nazar-ı ibretle tefekkür etmektir.
Kur’ân kalblere kūt ve gıdadır, rûhlara şifâdır. Gıdanın tekrarı kuvveti artırır. Tekrar etmek ile daha me’lûf ve daha me’nûs olduğundan lezzeti artar.
Koca cennet , bütün hüsün ve cemâliyle bir cilvesi bulunan ; ve bir sâat müşâhedesi , ehl-i cennete cenneti unutturan bir cemâl-i Sermedînin , elbette nihâyeti ve şebîhi ve nazîri ve misli olamaz
Mâdem Cenâb-ı Hak var . O her şeye bedeldir . Mâdem o bâkîdir . elbette o kâfîdir . Bir tek cilve-i inâyeti , bütün dünya yerini tutar
Kureyş kabîlesi, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı öldürtmek için kat‘î ittifâk ettiler. Hatta insan sûretine girmiş bir şeytanın tedbîriyle, Kureyş içine fitne düşmemek için, her kabîleden lâakal bir adam içinde bulunup (iki yüze yakın) Ebû Cehil ve Ebû Leheb’in taht-ı hükmünde olarak Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hâne-i saadetini bastılar. Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında Hazret-i Alî vardı. Ona dedi: Sen bu gece benim yatağımda yat. Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm beklemiş, tâ Kureyş gelmiş, bütün hânenin etrafını tutmuşlar. O vakit çıktı. Bir parça toprak başlarına attı. Hiç birisi onu görmedi. İçlerinden çıktı gitti. Gâr-ı Sevr’de iki güvercin ve bir örümcek, bütün Kureyş’e karşı ona nöbetdâr olup muhâfaza ettiler.
Bir tek çiçekte bir ismin cilve-i cemâlini gördüğün gibi , bahar dahi bir çiçektir . Ve cennet dahi görülmedik bir çiçektir . Eğer baharın tamamına bakabilirsen ve cenneti îmân gözüyle görebilirsen bak , gör . Cemâl-i Sermedînin derece-i haşmetini anla .
İşte o hadsiz acayip sanat içinde yeryüzünün Rahmani sofrasında, yalnız kudretin şekerlemeleri olan dutların nev'ilerine bak, kemal-i rahmeti kemal-i sanat içinde gör.
Bütün yavruların mu‘cizâne iâşelerine ; ve başları üstünde ve annelerinin sînelerinde asılmış tatlı , sâfî , âb-ı kevser gibi iki tulumbacık içinde gelen süte temâşâ eyle , rahîmiyet-i Rabbâniyenin câzibedâr cemâlini gör .
Halk-ı şer , şer değildir . belki kesb-i şer , şerdir . Çünki halk ve îcâd , umûm netîcelere bakar . Bir şerrin vücûdu , çok hayırlı şeylere mukaddime olduğu için o şerrin îcâdı , netice i‘tibâriyle hayır olur . hayır hükmüne geçer
Hem zemîn sofrasında , Kerîm-i Mutlak olan Rahmân-ı Rahîm’in , misafirlerine rahmeti tarafından ihzâr ettiği hadsiz taâmların ayrı ayrı , güzel kokularına ; ve muhtelif süslü renklerine ; ve mütenevvi‘ hoş tatlarına ; ve her zîhayatın zevk u safâsına yardım eden cihazlarına bak . İkrâm ve kerîmiyet-i Rabbâniyenin gāyet şirin cemâlini ve gāyet tatlı güzelliğini gör .
Ey ehl-i îmân Bu müdhiş düşmanlarınıza karşı zırhınız : , Kur’ân’ın tezgâhında yapılan takvâdır . Ve siperiniz , Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sünnet-i seniyesidir . Ve silâhınız , istiâze ve istiğfâr . ve hıfz-ı İlâhîye ilticâdır .
Müttakî bir mü’min , hastalık sebebiyle yapamadığı dâimî virdinin sevâbını , hastalık zamanında yine kazanır . Farzları mümkün olduğu kadar yerine getiren bir hasta , sabır ve tevekkül ile ve farzları yerine getirmekle , o ağır hastalık zamanında yapamadığı sâir sünnetlerin yerini hem hâlis bir sûrette hastalık tutar ,
Hayat , Zât-ı Bâkî-i Hayy-ı Kayyûm’a baktıkça ; ve îmân dahi hayâta hayat ve rûh oldukça , hem bekā bulur , hem bâkî meyveler verir , Hem öyle yükseklenir ki : sermediyet cilvesini alır . Daha ömrün kısa ve uzunluğuna bakılmaz.
Ey ehli iman! Sizi idam-ı ebediden ve dünyevi ve uhrevi cehennemlerden kurtaran Kur'an'ın himayesi altına müminane ve mutemidane giriniz ve sünnet-i seniyyenin dairesine teslimkârane ve müstehsenane dahil olunuz. Dünya şekavetinden ve ahiret azabından kurtuluruz.
Zalim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor.
Madem hiç bir saltanat yoktur ki, o saltanata itaat edenlere mükafatı ve isyan edenlere mücazatı bulunmasın.
Bu itibarla insanın Allah'a karşı ubudiyet, vazifesidir. Terk-i kebair takvadır. Nefs ve şeytanla uğraşmak, cihattır.
Hakiki imanın kudsi ilaçlarından ve nurlarinda (tövbe ve istiğfar, dua ve niyazla) istimal ediniz. Cenâb-ı Hak sizlere şifa versin. Hastalıklarınızı kefarat üz zünüb yapsın. Amin, amin, amin.
.Îmân ilacı ise , ferâizi mümkün oldukça yerine getirmekle te’sîrini gösterir . Gaflet ve sefâhet ve hevesât-ı nefsâniye ve lehviyât-ı gayr-i meşrûa , o tiryâkın te’sîrini men‘ eder .
Tertîb-i eşyâda bir teennî-i hikmet vardır. Hırs sebebiyle teennî ile hareket etmediği için, o tertîbli eşyâdaki ma‘nevî basamakları mürâât etmez. Ya atlar düşer veyâhûd bir basamağı noksân bırakır, maksada çıkamaz.
Aya zannediyor musunuz ki , vazîfe-i hayatınız yalnız terbiye-i medeniye ile güzelce muhâfaza-i nefis etmektir?
Ey nefsim, meftûn olduğun o zevkleri hiçe indirirler.
(Emirdağ Lâhikası-2, s, 427)
Hem her insanın küçük bir dünyası, belki küçük bir cenneti dahi kendi hanesidir.
İnsaniyeti sukūt etmemiş ve canavara inkılâb etmemiş her bir veledin farz olan bir vazîfesi de , o muhterem sâdık fedâkâr dostlara hâlisâne hürmet ve samîmâne hizmet ; ve rızâlarını tahsîl ; ve kalblerini hoşnûd etmektir .
San‘atça çok kıymetdar şeyleri bizlere çok ucuz verir, ihsân eder. İstediği fiyat ise, bir بسم اللّٰه, bir الحمد للّٰه tır.
(Şuâ'lar-1, s, 265)
Kâinât bir şeceredir . Anâsır onun dallarıdır . Nebâtât yapraklarıdır . Hayvanât onun çiçekleridir . İnsanlar onun meyveleridir . Bu meyvelerin en ziyâdârı , en nûrânî olanı , en ahseni , en ekremi , en eşrefi , en eltâfı Seyyidü’l-Enbiyâ ve’l-Mürselîn İmâmü’l-Müttakîn Habîb-i Rabbü’l-Âlemîn Hazret-i Muhammed’dir.
Yer ve gökler devam ettikçe salavâtın en üstünü onun üzerine olsun. (SAV)
Hakkın şe’ni ise ittifâktır. Fazîletin şe’ni tesânüddür. Teâvünün şe’ni birbirinin imdâdına yetişmektir. Dinin şe’ni uhuvvettir, incizâbdır.
(Zülfikār, s, 218)
Canımı Müslüman olarak al ve beni sâlih kimseler arasına kat!
(Sûre-i Yûsuf, 101)
Yâ İlâhenâ! "Cennet annelerin ayakları altındadır" diyen zâta, onun bütün âl ve ashâbına salât ve selâm eyle. (Salavât-ı Şerîfe)
Yâ İlâhenâ! Risâlet semâsının güneşine ve nübüvvet burcunun ayına, hidâyet yıldızları olan âl ve ashâbına salât ve selâm eyle. Bize merhamet eyle. Kardeşime ve arkadaşlarına merhamet eyle. Bizim ve onun ana-babasına merhamet eyle. Erkek mü’minlere ve kadın mü’minlere merhamet eyle. Âmîn! Âmîn! Âmîn!
Dünyada en yüksek hakîkat , peder ve vâlidelerin evlâdlarına karşı olan şefkatleridir . Ve en âlî hukuk dahi , onların o şefkatlerine mukābil , onlara hürmet etmek onların haklarıdır .
Risâle-i Nûr şâkirdlerinin , bu zamanda en mühim vazîfeleri , tahrîbâta ve günâhlara karşı takvâyı esas tutup davranmak gerektir . Mâdem her dakîkada , şimdiki tarz-ı hayat-ı ictimâiyede yüz günâh insana karşı geliyor . Elbette takvâ ile ve niyet-i ictinâb ile , yüz amel-i sâlih işlemiş hükmündedir .
Takvâ içinde bir nevi‘ amel-i sâlih var . Çünki bir haramın terki , vâcibdir . Bir vâcibi işlemek , çok sünnetlere mukābil sevâbı var . Takvâ , böyle zamanlarda , binler günâhın tehâcümünde bir tek ictinâb , az bir amelle yüzer günâh terkinde , yüzer vâcib işlenmiş oluyor . Bu ehemmiyetli nokta niyetiyle , takvâ nâmıyla ve günahtan kaçınmak kasdıyla menfî ibâdetten gelen ehemmiyetli a‘mâl-i sâlihadır .
Eğer onlardan biri veya her ikisi, senin yanında ihtiyârlığa erişirse, sakın onlara "Öf!" bile deme! Onları azarlama! Ve onlara güzel söz söyle! Hem onlara merhamet(in)den alçak gönüllülük kanadını indir ve de ki: "Rabbim! (Onlar) beni küçük iken nasıl (merhamet edip) yetiştirdilerse, (sen de) onlara (öyle) merhamet eyle!" Rabbiniz içinizde olanı en iyi bilendir. Eğer sâlih kimseler olursanız, hiç şübhesiz ki o, çokça tevbe eden kimselere çok mağfiret edendir.
(Sûre-i İsrâ, 225)
Rızâ-yı İlâhî kâfîdir. Eğer o yâr ise, her şey yârdır. Eğer o yâr değilse, bütün dünya alkışlasa beş paraya değmez.
(Barla Lâhikası, s, 109)
Yâ İlâhenâ! Efendimiz Muhammed’e; hoş, temiz, içi dışı bir olan âline; ve mücâhid, şerefli ve hayırlı olan ashâbına salât eyle. Âmin! (Salavât-ı Şerîfe) Lem’alar, s, 175
Size böyle nimet eden bir zat, sizi başı boş bırakmaz ki, kabre girip kalkmamak üzere yatasınız.
İhtiyâr peder ve vâlidesine tam itâat eden bahtiyar bir veled , evlâdından aynı vaz‘iyeti gördüğü gibi , bedbaht bir veled , eğer ebeveynini rencîde etse , azâb-ı uhrevîden başka , dünyada çok felâketlerle cezâsını gördüğü , çok vukūât ile sâbittir
Hastalığın hafifleşmesini istersen , merâk etmemeye çalış . Yani hastalığın fâidelerini ve sevâbını ve çabuk geçeceğini düşün . merâkı kaldır . hastalığın kökünü kes.
Zannediyor musunuz ki , vazîfe-i hayatınız yalnız terbiye-i medeniye ile güzelce muhâfaza-i nefis etmektir ? Ayıb olmasın , batın ve fercin hizmetine mi münhasırdır ? Yâhûd zannediyor musunuz ki , hayatınızın makinesinde derc edilen şu nâzik letâif ve ma‘neviyât ve şu hassâs a‘zâ ve âlât ve şu muntazam cevârih ve cihâzât ; ve şu mütecessis havâs ve hissiyâtın gāye-i yegānesi , şu hayât-ı fâniyede nefs-i rezîlenin hevesât-ı süfliyesinin tatmîni için isti‘mâline mi münhasırdır ?
Hayat , Zât-ı Hayy-ı Kayyûm’a baktıkça ; ve îmân dahi hayâta , hayat ve rûh oldukça bekā bulur . Hem bâkî meyveler verir . hem öyle yükselir ki sermediyet cilvesini alır . Daha ömrün kısalığına ve uzunluğuna bakılmaz .
Din hayatın hayatı..
Hem nuru, hem esası..
İhya-i din ile olur..
Şu milletin ihyası.
Madem çok sevap istersin, ihlâsı esas tut. Ve yalnız riza-i ilahiyi düşün.
Vazifeni yap, Allah'ın vazifesine karışma!
Bizim memlekette eskide, arefe gününde bin ihlas şerif okurduk. Ben şimdi bir gün evvel 500, arefede dahi 500 okuyabilirim. Kendine güvenen, birden okuyabilir.
(يَا بَاق۪ٓي اَنْتَ الْبَاق۪ي)
Ey bekā sâhibi olan! Bâkî ancak sensin.
Yani Sen bâkîsin , giden gitsin . sen yetersin . Mâdem sen bâkîsin , zevâl bulan her şeye bedel senin bir cilve-i rahmetin kâfîdir . Mâdem sen varsın , senin varlığına îmân ile intisâbını bilen ve sırr-ı İslâmiyetle o intisâba göre hareket eden insana her şey var . Fenâ ve zevâl , mevt ve adem bir perdedir , bir tazelenmektir . Ayrı ayrı menzillerde gezmek hükmündedir
Hakiki terakki işe, insana verilen kalp, sır, ruh, akıl, hatta hayal ve sair kuvvelerin hayatı ebediyyeye yüzlerini çevirerek, her biri kendine layık, hususi bir vazife-i ubudiyet ile meşgul olmaktadır.
Gençlik eğer ehl-i kalb , ehl-i huzûr ve aklı başında ve kalbi yerinde bulunan mü’minlerde olsa , ibâdete , hayrâta ve ticâret-i uhreviyeye sarf edilse , en kuvvetli bir vesîle-i ticâret ve güzel ve şirin bir vâsıta-i hayrâttır . Ve o gençlik , vazîfe-i dîniyesini bilip sû’-i isti‘mâl etmeyenlere kıymetdâr , zevkli bir ni‘met-i İlâhiyedir .
Yâ İlâhenâ! Risâlet semâsının güneşi, nübüvvet feleğinin kameri olan (Efendimiz Muhammed)’e ve doğru yolu bulanlar için hidâyet yıldızları olan âl ve ashâbına salât eyle.
(Salavât-ı Şerîfe) Lem’alar, s, 127
Namazda ruhun ve kabin ve aklın büyük bir rahatı vardır. Hem cisme de o kadar ağır bir iş değildir. Hem namaz kılanın diğer mübah dünyevi amelleri güzel bir niyet ile ibadet hükmünü alır. Bu surette bütün sermaye-i ömrünü ahirete mal edebilir. Fani ömrünü bir cihette ibka eder.
Merâk , hastalığı ziyâde ettiği gibi , hikmet-i İlâhiyeyi ithâm ve rahmet-i İlâhiyeyi tenkîd ve Hâlik-ı Rahîm’inden şekvâ hükmünde olduğu için aks-i maksûduyla tokat yer . hastalığını ziyâdeleştirir .
Kur'an, şek ve şüphelere mahal değildir. Sizin şüpheleriniz, ancak kalplerinizin hastalığından ve mizacınızın sekametinden ileri geliyor. Evet, gözleri hasta olanlar, güneşin ziyasını inkar ederler. Ağızları acı olanlar, tatlı suya acıdır derler.
Kalbin bâtınına başka muhabbetlerin girmesine meydan verme. Çünkü bâtın-ı kalb âyîne-i Samed’dir. Ve ona mahsûstur.
(Sözler, s, 527)
Asıl gurbette ve kimsesizlikte kalan odur ki : îmân ve teslîmiyetle ona intisâb etmesin . veya intisâbına ehemmiyet vermesin .
Elbette meşkûk ve muaccel bir menfaati kaybeden , muhakkak ve müeccel bin menfaati kazanan , elîm teessürât göstermez . ve me’yûsâne feryâd etmez .
Onu tanıyan ve ona itaat eden zindanda dahi olsa bahtiyardır. Onu unutan, saraylarda da olsa, zindandadır, bedbahttır.
Allâh’ı tanımayanın , dünya dolusu belâ başında vardır . Allâh’ı tanıyanın dünyası , nûrla ve ma‘nevî sürûrla doludur
Nefislerinizi temize çıkarmayın!
(Sûre-i Necm, 32)
Senin üzerine haktır ki, her söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı. Fakat her doğruyu demek, doğru değildir.
Mâdem Rahîm bir Hâlikımız var , bizim için gurbet olamaz . Mâdem o var , bizim için her şey var . Mâdem o var , melâikeleri de var . Öyle ise bu dünya boş değil . hâlî dağlar , boş sahrâlar Cenâb-ı Hakk’ın ibâdıyla doludur.
Dünya ve âhirette ebedî ve dâimî sürûru isteyen, îmân dâiresindeki terbiye-i Muhammediyeyi (aleyhissalâtü vesselâm) kendine rehber etmek gerektir.
(Gençlik Rehberi, s, 5)
Kazâya rızâ , kadere teslîm , İslâmiyet’in bir şiârıdır .
وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُ لَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ
"Bizi buna (bu mükâfâta vesile olan amellere) hidâyet eden Allah'a hamd olsun; halbuki Allah bizi hidâyete erdirmeseydi, doğru yolu bulamazdık. Gerçekten Rabbimizin peygamberleri, (bize) hakkı getirmişlerdir!" derler. (Sure-i Araf, 43)
Kadere iman eden, gamlardan kurtulur.
Muhakkak ki Allah ve melekleri, o peygambere salât ederler. Ey îmân edenler! (Siz de) ona salât edin ve (ona) teslîmiyetle selâm verin!
Yâ İlâhenâ! Kalblerin tabîbi ve ilacı, bedenlerin âfiyeti ve şifâsı, gözlerin nûru ve ziyâsı olan Efendimiz Muhammed'e (asm) ve onun âl ve ashâbına salât ve selâm eyle. (Salavat-ı Şerife)
Ecel vakti muayyen değil , Cenâb-ı Hak insanı ye’s-i mutlaktan ve gaflet-i mutlakadan kurtarmak için havf ve recâ ortasında tutmak ; ve hem dünya ve âhiretini muhâfaza ettirmek için hikmetiyle eceli gizlemiş .
Teşekkî, kaderi tenkîd; teşekkür, kadere teslîmdir.
(Şuâ'lar-2, s, 242)
Ehl-i îmân için ölüm , vazîfe-i hayat külfetinden bir terhîstir . hem dünya meydanındaki imtihânda ta‘lîm ve ta‘lîmât olan ubûdiyetten bir paydostur . hem öteki âleme gitmiş yüzden doksan dokuz ahbâb ve akrabasına kavuşmak için bir vesîledir . hem hakîkî vatanına ve ebedî makam-ı saadetine girmeye bir vâsıtadır . hem zindân-ı dünyâdan , bostân-ı cinâna bir da‘vettir.
Eğer vermek istemeseydi, istemek vermezdi.
(Fârisî ibâre) Mektûbat-1, s, 223
Eğer hastalığın ma‘nâsı güzel bir şey olmasa idi , Hâlik-ı Rahîm en sevdiği ibâdına hastalıkları vermezdi . Hâlbuki hadîs-i sahîhte vardır ki : [ اَشَدُّ النَّاسِ بَلَٓاءً اَلْاَنْبِیَٓاءُ ثُمَّ الْاَوْلِیَٓاءُ اَلْاَمْثَلُ فَالْاَمْثَلُ ] ev kemâ kāl ; yani En ziyâde musîbet ve meşakkate giriftâr olanlar , insanların en iyileri ve en kâmilleridirler .
En ziyade musibete ve meşakkate giriftar olanlar, enbiyalar, sonra evliyalar, benzerleri ve benzerleri (derecelerine göre sonra ehli salahattır).
Şekvâ , bir haktan gelir . Senin bir hakkın zâyi‘ olmamış ki şekvâ ediyorsun . Belki senin üstünde hak olan çok şükürler var , yapmadın . Cenâb-ı Hakk’ın hakkını vermedin . haksız bir sûrette hak istiyorsun gibi , şekvâ ediyorsun
Eğer duânız olmazsa , ne ehemmiyetiniz var ? diye olan âyetin sırrıyla ; insanın hikmet-i hilkati ve sebeb-i kıymeti olan samîmî duâ ve niyâzın bir sebebi hastalık olduğundan , bu nokta-i nazardan şekvâ değil , Allâh’a şükretmek ve hastalığın açtığı duâ musluğunu , âfiyeti kesbetmekle kapamamak gerektir .
Tesettür, kadınlar için fıtrîdir ve fıtratları iktizâ ediyor.
(Lem'alar, s, 368)
Cenâb-ı Hak insana hadsiz bir acz ve nihâyetsiz bir zaaf vermiş . tâ ki : dâimî bir sûrette dergâh-ı İlâhî’ye ilticâ edip niyâz etsin , duâ etsin
Ehlullâhın bir kısmının ölümden korkmaları , ölümün dehşetinden değildir . Belki Daha fazla hayır kazanacağım diye vazîfe-i hayatın idâmesinde kazanacakları hayrât içindir .
Risâle-i Nûr’un hizmetinde bir kapı kapansa, daha mühim kapılar açılır…
(Kastamonu Lâhikası, s, 546)
İnsan bu dünyaya keyif sürmek ve lezzet almak için gelmediğine , mütemâdiyen gelenlerin gitmesi ; ve gençlerin ihtiyârlaşması ; ve mütemâdiyen zevâl ve firâkta yuvarlanması şâhiddir .
“Ey haşri inkâr eden adam! Ağaçlara bak. Kışta ölmüş kemikler gibi hadsiz ağaçları baharda dirilten, yeşillendiren, hatta her bir ağaçta yaprak ve çiçek ve meyve cihetiyle üç haşrin numûnelerini gösteren bir zâta karşı inkâr ile, istib‘âd ile kudretine meydan okunmaz.”
Ey kâfirlerin çokluklarından ve onların bazı hakāik-i îmâniyenin inkârındaki ittifâklarından telâşa düşen ve i‘tikādını bozan bîçâre insan! Bil ki, kıymet ve ehemmiyet, kemiyette ve aded çokluğunda değildir. Çünkü insan eğer insan olmazsa, şeytan bir hayvana inkılâb eder. İnsan, bazı frenkler ve frenk-meşrebliler gibi ihtirâsât-ı hayvâniyede terakkî ettikçe, daha şiddetli bir hayvaniyet mertebesini alır.
Ölümün hakîkatini gören kâmil insanlar, ölümü sevmişler. Daha ölüm gelmeden ölmek istemişler.
Mâlâya‘nî şeylere ma‘rûz kaldıkça, ah diyorum, Üstâdımın yanında olsaydım!
(Barla Lâhikası , s, 194)
Öyle bir Rahmân, öyle bir âlemde, öyle hâs ibâdına, öyle ikrâmlar edecek, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne kalb-i beşere hutûr etmiştir! Âmennâ. (Zülfikār, s, 66)
Allah’a abd ve asker olmak, öyle lezzetli bir şereftir ki, ta‘rîf edilmez. Vazîfe ise, yalnız bir asker gibi Allah nâmına işlemeli, başlamalı. Ve Allah hesabıyla vermeli ve almalı. Ve izni ve kanunu dâiresinde hareket etmeli, sükûnet bulmalı. Kusur etse, istiğfâr etmeli.
Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır.
Risâle-i Nûr’un, bütün ilimleri câmi‘ oluşudur. Âdetâ ilim iplikleriyle dokunmuş müzeyyen bir kumaş gibidir.
(Sikke-i Tasdîk-i Gaybî, s, 451)
Ey âhiretini düşünen hasta! Hastalık, sabun gibi günahların kirlerini yıkar, temizler. Hastalıklar, keffâretü’z-zünûb olduğu, hadîs-i sahîh ile sâbittir. Hem hadîste vardır ki, “Ermiş ağacı silkmekle nasıl meyveleri düşerse; îmânlı bir hastanın titremesi de, öylece günahları silker, döker.”
insanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi, Hâlik-ı Kâinât’ı tanımak ve ona îmân edip ibâdet etmektir. Ve insanın vazîfe-i fıtratı ve farîza-i zimmeti, ma‘rifetullâh ve îmân-ı billâhtır. Ve iz‘ân ve yakîn ile vücûdunu ve vahdetini tasdîk etmektir.
Yolda yapılmış bir handa , bir gece misafirlerine bu kadar deniz hediyeleriyle ikrâm eden zât , elbette makarr-ı saltanat-ı ebediyesinde öyle ebedî rahmet denizleri bulundurmuş ki : bunlar , onların fânî ve küçük numûneleridirler.
Senin vazîfen fahir değil, şükürdür. Sana lâyık olan, şöhret değil, tevâzu‘dur, hacâlettir. Senin hakkın medih değil, istiğfârdır, nedâmettir. Senin kemâlin hodbînlik değil, hudâbînliktedir.
Ubûdiyette ancak teslîmiyet vardır.
(Mesnevî-i Nûriye, s, 218)
Hem bu dünya hânında misâfir yolcular için koca dağların levâzımâtlarına ve istikbâldeki ihtiyâçlarına muntazam ihtiyât deposu ; ve cihâzât anbarı ; ve hayâta lüzûmu olan çok definelerin mükemmel mahzeni olması cihetinde işâret eder ki , belki delâlet eder ki , belki şehâdet eder ki : bu kadar Kerîm ve misafirperver ; ve bu kadar Hakîm ve şefkatperver ; ve bu kadar Kadîr ve rubûbiyetperver bir Sâni‘in , elbette ve her hâlde çok sevdiği o misafirleri için , ebedî bir âlemde , ebedî ihsânâtının ebedî hazineleri vardır . Buradaki dağlara bedel , orada yıldızlar o vazîfeyi görürler.
Her bir zerre, mebde’-i hareketinde “Bismillâh” der.
(Sözler, s, 368)
Bu dünyamızın menba‘-ı acâib buhar kazanları hükmünde olan denizlerde , hiç bir mevcûd , hatta hiç bir katre su yoktur ki : vücûduyla , intizâmıyla , menfaatiyle ve vaz‘iyetiyle Hâlik’ını bildirmesin
Ey nefis, sen sakın medhediliyorsun sanma! İhtiyârsız nûrlu hizmette istihdâmın, mahzâ lütf-u İlâhî’dir.
(Emirdağ Lâhikası-3, s, 152)
Kur’ân-ı Hakîm, nasıl ki şükrü netice-i hilkat gösteriyor. Öyle de, Kur’ân-ı kebîr olan şu kâinât dahi gösteriyor ki, netice-i hilkat-i âlemin en mühimmi şükürdür. Çünki kâinâta dikkat edilse görünüyor ki, kâinâtın teşkîlatı şükrü intâc edecek bir surette, her bir şey bir derece şükre bakıyor. Ve ona müteveccih oluyor. Güya şu şecere-i hilkatin en mühim meyvesi şükürdür. Ve şu kâinât fabrikasının çıkardığı mahsûlâtın en a‘lâsı şükürdür.
Şöhret ayn-ı riyâdır. Ve kalbi öldüren zehirli bir baldır. Ve insanı insanlara abd ve köle yapar. O belâ musibetine düşersen اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ de. O belâdan kurtul.
Muhakkakki biz Allah'a aidiz ve muhakkakki biz ancak ona dönücüleriz!
Bu dünya, eğer dâimî olsa idi ve yolumuzda ölüm olmasa idi ve firâk ve zevâlin rüzgârları esmese idi ve musibetli, fırtınalı istikbâlde, ma‘nevî kış mevsimleri olmasa idi, ben de seninle beraber senin hâline acıyacaktım. Fakat madem dünya bir gün bize, “Haydi dışarı!” diyecek, feryâdımızdan kulağını kapayacak, o bizi dışarı kovmadan, biz bu hastalıklar îkāzâtıyla şimdiden onun aşkından vazgeçmeliyiz. O bizi terketmeden, kalben biz onu terke çalışmalıyız.
“Hırs, hasâret ve muvaffakıyetsizliğin sebebidir”
(Lem'alar, s, 273)
Herşey kader ile takdir edilmiştir. Kısmetine razı ol ki, rahat edesin.
Sen eğer nefis ve şeytanı dinlersen, esfel-i sâfilîne düşersin. Eğer hak ve Kur’ân’ı dinlersen, a‘lâ-yı illiyyîne çıkar, kâinâtın bir güzel takvîmi olursun!
Rabbimizi bize ta‘rîf eden Kur’ân-ı Hakîm... insana hem bir kitâb-ı şerîat, hem bir kitâb-ı hikmet, hem bir kitâb-ı duâ, hem bir kitâb-ı ubûdiyet, hem bir kitâb-ı emir ve da‘vet, hem bir kitâb-ı zikir, hem bir kitâb-ı fikirdir. Hem insanın bütün hâcât-ı ma‘neviyesine merci‘ olacak çok kitapları tazammun eden, tek câmi‘ bir kitâb-ı mukaddestir.
Âyâ bu insan zanneder mi ki, başı boş kalacak! Hâşâ! Belki insan, ebede meb‘ûstur ve saadet-i ebediyeye ve şekāvet-i dâimeye nâmzeddir. Küçük büyük, az çok her amelinden muhâsebe görecek. Ya taltîf edilecek veya tokat yiyecek.
Rabbimizi bize ta‘rîf eden Kur’ân-ı Hakîm; şu kitâb-ı kebîr-i kâinâtın bir tercüme-i ezeliyesi ve âyât-ı tekvîniyeyi okuyan mütenevvi‘ dillerinin tercümân-ı ebedîsi ve şu âlem-i gayb ve şehâdet kitabının müfessiri ve zeminde ve gökte gizli esmâ-yı İlâhiyenin ma‘nevî hazinelerinin keşşâfı ve sutûr-u hâdisâtın altında muzmer hakāikin miftâhı ve âlem-i şehâdette âlem-i gaybın lisânı ve şu âlem perdesi arkasında olan ve âlem-i gayb cihetinden gelen iltifâtât-ı ebediye-i Rahmâniye ve hitâbât-ı ezeliye-i Sübhâniyenin hazinesi; ve İslâmiyet âlem-i ma‘nevîsinin güneşi, temeli, hendesesi ve âlem-i uhrevînin mukaddes haritası ve zât ve sıfât ve esmâ ve şuûn-u İlâhiyenin kavl-i şârihi, tefsîr-i vâzıhı, burhân-ı kâtıı, tercümân-ı sâtıı; ve şu âlem-i insâniyetin mürebbîsi ve insâniyet-i kübrâ olan İslâmiyet’in mâ’ ve ziyâsı ve nev‘-i beşerin hikmet-i hakîkiyesi ve insâniyeti saadete sevk eden hakîkî mürşidi ve hâdîsi...
Rabbimizi bize ta‘rîf eden üç büyük, küllî muarrif var. Birisi: Şu kitâb-ı kâinâttır ki, bir nebze şehâdetini on üç lem‘a ile Nûr Risâlesi’nden on üçüncü dersten işittik. Birisi: Şu kitâb-ı kebîrin âyet-i kübrâsı olan, Hâtemü’l-Enbiyâ Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Birisi de: Kur’ân-ı Azîmü’ş-Şân’dır.
Acaba sırf dünya için mi yaratılmışsın ki, bütün vaktini ona sarf ediyorsun?
(Sözler, s, 158)
Bu kadar uzun zamanlar ve asırlar boyunca gençliğini, güzelliğini, tatlılığını, garâbetini muhâfaza eden Kur’ân, elbette ve elbette hârikadır.
(İşârâtü'l-İ'câz, s, 265)
Yalancı bir cennette cismi bulunan ve kalbi ve ruhu cehennemde azab çeken bir insana mes‘ud denilebilir mi?
(Lem'alar, s, 215)
Sen burada misafirsin. Ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Misafir olan kimse beraberce goturemeyeceği bir şeye kalbini bağlamaz.
Kamillerde büyüklük mikyasıdır, küçüklük. Nakıslarda küçüklükte mizanıdır, büyüklük.
Gençlik hiç şübhe yok ki gidecek. Yaz, güze ve kışa yer vermesi; gündüz, akşama ve geceye değişmesi kat‘iyetinde, gençlik de ihtiyârlığa ve ölüme değişecek. Eğer o fânî ve geçici gençliğini iffetle hayrâta istikamet dâiresinde sarf etse, onunla ebedî bâkî bir gençliği kazanacağını, bütün semâvî fermanlar müjde veriyorlar.
İmam insanı insan eder. Belki insanı sultan eder. Öyle ise insanın vazife-i asliyesi iman ve duadır. Küfür insanı gayet aciz bir canavar hayvan eder.
Rahmet tecessüm ederek, katreler sûretinde hazîne-i Rabbâniyeden akıyor.
(Şuâ'lar-1, s, 179)
Allahı bilmeyen dinsiz on serserinin idaresi ve şerlerini def etmesi, bin ehli diyanetin idaresinden daha müşküldür.
Kanaat eden iktisat eder. İktisat eden bereket bulur.
y şiddet-i zuhûrundan gizlenmiş ve ey kibriyâ-yı azametinden tesettür etmiş olan Sâni‘-i Hakîm ve Hâlik-ı Rahîm! Bütün eşcâr ve nebâtâtın, bütün yaprak ve çiçek ve meyvelerinin dilleriyle ve adedleriyle seni kusurdan ve aczden ve şerîkten takdîs ederim. Ve sana hamd ü senâ ederim. (Şuâ'lar-1, s, 80
Sultân-ı Kâinât, birdir.
(Asâ-yı Mûsâ, s, 336)
Yâ İlâhenâ! Rahmân, Rahîm olan Allah’ın ismiyle (besmele)'nin sırlarının hakkı için, kendisini âlemlere rahmet olarak gönderdiğin zata ve onun bütün al ve ashabına rahmetine ve onun hürmetine yakışır salât ve selâm eyle. Ve bize öyle bir merhamet et ki: onunla bizi senden başka hiç bir kimsenin merhametine muhtaç bırakmayasın . Amin amin amin
Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı iman ile hayatlandırınız. Ve feraizle ziynetlendiriniz. Ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz.
Nimete bakıldığı zaman munim, sanata bakıldığı zaman sani, esbaba nazar edildiği vakit müessir-i hakiki zihne ve fikre gelmelidir.
Allahım! Senden hidayet, takva, iffet ve gönül zenginliği isterim.
Aklı başında olan insan, ne dünya umûrundan kazandığına mesrûr olur ve ne de kaybettiği şeye mahzûn olur. Zîrâ dünya durmuyor, gidiyor. İnsan da beraber gidiyor. Sen de yolcusun. Sen de gidiyorsun.
Ebuzer (ra)’dan, Rasullah (sav)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Allah (cc) şöyle buyuruyor: kim bir iyilik işleyerek gelirse, ona on kat sevap vardır, ya da daha artırırım. Kim bir kötülükle gelirse, onun da cezası sadece bir kötülük kadardır, ya da affederim. Kim bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak giderim. Kim bana, şirk koşmadan yer yüzü dolusu kadar hatalarla kavuşursa, ben de kendisini bir o kadar bağışla karşılarım.”
Hayat-ı ma‘neviye ve sıhhat-i ubûdiyet , adâvet ve inâd ile sarsılır. Çünkü vâsıta-i halâs ve vesîle-i necât olan ihlâs zâyi‘ olur.
Ben başıboş değilim. Vazîfedâr bir yolcuyum.
(Asâ-yı Mûsâ, s, 60)
En büyük düşmanımız nefsimizdir.
(Barla Lâhikası , s, 470)
اوت ، زمینڭ یوزندە اویلە بر خاتم رحمت و سكّۀ احدیّت بولوندیغی كبی ، انسانڭ ماهیّت معنویەسنڭ سیماسندە دخی اویلە بر سكّۀ رحمت واردركە ، كرۀ ارض سیماسندەكی سكّۀ رحمتدن و كائنات سیماسندەكی سكّۀ عظمای رحمتدن داها آشاغی دگلدر . عادتا بیڭ بر اسمڭ جلوەسنڭ بر نقطۀ محراقیەسی حكمندە بر جامعیّتی وار .
Zemînin yüzünde öyle bir hâtem-i rahmet ve sikke-i ehadiyet bulunduğu gibi , insanın mâhiyet-i ma‘neviyesinin sîmâsında dahi öyle bir sikke-i rahmet vardır ki , küre-i arz sîmâsındaki sikke-i rahmetten ve kâinât sîmâsındaki sikke-i uzmâ-yı rahmetten daha aşağı değildir . Âdetâ bin bir ismin cilvesinin bir nokta-i mihrâkiyesi hükmünde bir câmiiyeti var .
Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın getirdiği nûr ile ; kâinâtın mâhiyeti , kıymeti , kemâlâtı ve içindeki mevcûdâtın vazîfeleri ve netîceleri ve me’muriyetleri ve kıymetleri bilinir , tahakkuk eder . Ve kâinât baştan başa gāyet ma‘nîdâr mektûbât-ı İlâhiye ; ve mücessem bir Kur’ân-ı Rabbânî ; ve muhteşem bir meşher-i âsâr-ı Sübhâniye olur .
Asr-ı saadette İslâmiyet’in doğurduğu merhamet, şefkat, insaniyet sâyesinde, evvelce kızlarını diri diri gömerlerken müteessir olmayan o bedevîler, İslâmiyet dâiresine girdikten sonra karıncaya bile ayak basmaz olmuşlardı.
(İşârâtü'l-İ'câz, s, 261)
“Hubb-u câh ve nazarı kendine celb etmek, rûhî bir marazdır. Buna gizli şirk denilir.”
(Şuâ'lar-2, s, 147)
Niyâzî-i Mısrî’nin; [Günde bir taşı düştü yere, binâ-yı ömrümün, can yatar gāfil, hânesi oldu harâb bî-haber!] dediği gibi…
(Lem'alar, s, 418)
Bir saatin san‘atkârı nasıl saatini çevirir, açar, gösterir, ta‘rîf eder. Kur’ân dahi, elinde kâinâtı tutmuş, öyle yapıyor.
(Zülfikār, s, 608)
Bu âlemin Mutasarrıfı ve Müdebbiri , Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risâletini bu kâinâta bir ma‘nevî güneş yapıp Nûr Risâlelerinde isbat edildiği gibi , onunla bütün karanlıkları izâle ve nûrânî hakîkatlerini gösterip ve bütün zîşuûru , belki kâinâtı hayat-ı bâkiye müjdesiyle sevindirdi...
Yâ Erhame’r-râhimîn Bu Resûl-ü Ekrem’in hürmetine, bizi onun şefâatine mazhar eyle; ve sünnetinin ittibâına muvaffak eyle; ve dâr-ı saadette onun âl ve ashâbına komşu eyle; Âmîn Âmîn Âmîn
Hâdim-i Nebevî Hazret-i ibn-i Mes‘ûd der ki: “Biz Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında taâm yerken, taâmın tesbîhlerini işitiyorduk.
(Zülfikār, s, 508)
Ey insan! Bil ki, o rahmetin arşına yetişmek için bir mi‘râc var. O mi‘râc ise بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ dir. Ve bu mi‘râc ne kadar ehemmiyetli olduğunu anlamak istersen, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın yüz on dört sûrelerinin başlarına bak. Hem bütün mübârek kitapların ibtidâlarına bak. Hem umûm mübârek işlerin mebde’lerine bak. Hem besmele’nin azamet-i kadrine en kat‘î bir huccet şudur ki; İmâm-ı Şâfiî gibi çok büyük müctehidler demişler ki: Besmele tek bir âyet olduğu hâlde, Kur’ân’da yüz on dört def‘a nâzil olmuştur.
Hayat-ı İslamiyeye en müthiş bir maraz-i muzır dahi hırstır. Hırs sebeb-i haybettir ve illet ve zillettir. Ve mahrumiyet ve sefaleti getirir.
Ey nefis! Eğer takvâ ve amel-i sâlih ile Hâlik’ını râzı etsen, halkın rızâsını tahsîle lüzûm yoktur. O kâfîdir. Eğer halk da Allah’ın hesabına rızâ ve muhabbet gösterirlerse iyidir. Şâyet onların gibi dünya hesabına olursa kıymeti yoktur. Çünki onlar da senin gibi âciz kullardır.
Kur’ân-ı Hakîm’de Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm demiş :
(Yûsuf dedi ki:) “Hâlbuki (ben) nefsimi temize çıkarmıyorum. Muhakkak ki nefis, dâimâ kötülüğü emredicidir.
(Sûre-i Yûsuf, 53) .
Evet , nefsini beğenen ve nefsine i‘timâd eden , bedbahttır . Nefsinin ayıbını gören , bahtiyardır.
Ey insan Hiç mümkün müdür ki , sana bu sîmâyı veren ve o sîmâda böyle bir sikke-i rahmeti ve bir hâtem-i ehadiyeti vaz‘ eden zât , seni başıboş bıraksın , sana ehemmiyet vermesin ? Senin harekâtına dikkat etmesin , sana müteveccih olan bütün kâinâtı abes yapsın ? Hilkat şeceresini meyvesi çürük , bozuk ve ehemmiyetsiz bir ağaç yapsın ?
Namaz, Hâlik-ı Zülcelâl tarafından her yirmi dört saat zarfında ta‘yîn edilen vakitlerde ma‘nevî huzuruna yapılan bir da‘vettir. Bu da‘vetin şe’nindendir ki, her kalb, kemâl-i şevk ve iştiyâkla bu da‘vete icâbet etsin. Ve mi‘râcvârî olan o yüksek münâcâta mazhar olsun.
Tenbellikle namazı terk eden veyahud kıymetini bilmeyen, ne kadar câhil, ne derece hâsir, ne kadar zararlı olduğunu bil’âhire anlar, ama iş işten geçer.
Göze bir saç düşse, başa düşen bir taş kadar incitir…
(Şuâ'lar-2, s, 589)
Üç İhlâs, bir Fâtiha muhtasar bir hatim hükmünde…
(Barla Lâhikası, s, 529)
Ömrün kısa ise, ebedi bir ömrün var merak etme.
Zaman gösterdi ki, cennet ucuz değil. Cehennem dahi lüzûmsuz değil.
(Mektûbat-2, s, 384)
Namazın manası, Cenab-ı Hakkı tesbih ve tazim ve şükürdür.
Konuşan yalnız hakîkattir.
(Emirdağ Lâhikası-4, s, 291)
Ey insan Aklını başına al . Hiç mümkün müdür ki , bütün envâ‘-ı mahlûkātı sana müteveccihen muâvenet ellerini uzattıran ve senin hâcetlerine Lebbeyk dediren Zât-ı Zülcelâl seni bilmesin , tanımasın , görmesin ? Mâdem seni biliyor , rahmetiyle bildiğini bildiriyor . Sen de onu bil ,
Ey insan Mâdem rahmet , böyle kuvvetli ve câzibedâr ve sevimli ve mededkâr bir hakîkat-i mahbûbedir.
بِسْمِ اللّٰه الرَّحْمٰنِالرَّحٖیمِ
de O hakîkate yapış . Vahşet-i mutlakadan ve hadsiz ihtiyâcâtın elemlerinden kurtul . Ve Sultân-ı Ezel ve Ebed’in tahtına yanaş . Ve o rahmetin şefkatiyle ve şefâatiyle ve şuââtıyla o Sultân’a muhâtab ol , halîl ol , dost ol .
Semâvâtta binler âlem var . Yıldızların bir kısmı , her biri birer âlem olabilir . Yerde de her bir cins mahlûkāt , birer âlemdir . Hatta her bir insan dahi küçük bir âlemdir . Rabbül Alemin ta‘bîri ise , doğrudan doğruya her âlem , Cenâb-ı Hakk’ın rubûbiyetiyle idare ve terbiye ve tedbîr edilir , demektir .
Kuvve-i ma‘neviyeniz, ehemmiyetsiz hâdiselerle kırılmasın. Belki daha şiddetli çalışmanıza vesîle olsun.
(Emirdağ Lâhikası-4, s, 192)
Rahmet-i İlâhiyeden ümîd kesilmez. Çünkü Cenâb-ı Hakk, bin seneden beri Kur’ân’ın hizmetinde istihdâm ettiği ve ona bayrakdâr ta‘yîn ettiği bu vatandaşların muhteşem ordusunu ve muazzam cemâatini, muvakkat ârızalarla inşâallâh perişan etmez. Yine o nûru ışıklandırır. Ve vazîfesini idâme ettirir.
Helâl dâiresi geniştir, keyfe kâfî gelir. Harama girmeye hiç lüzûm yoktur. Ferâiz-i İlâhiye ise hafiftir, azdır. Allah’a abd ve asker olmak, öyle lezzetli bir şereftir ki, ta‘rîf edilmez. Vazîfe ise, yalnız bir asker gibi Allah nâmına işlemeli, başlamalı. Ve Allah hesabıyla vermeli ve almalı. Ve izni ve kanunu dâiresinde hareket etmeli, sükûnet bulmalı. Kusur etse, istiğfâr etmeli. “Yâ Rab! Kusurumuzu affet. Bizi kendine kul kabûl et. Emânetini kabzetmek zamanına kadar bizi emânette emîn kıl. Âmîn” demeli ve ona yalvarmalı.
Günahlar, hayat-ı ebediyede dâimî hastalıklardır. Bu hayat-ı dünyeviyede dahi kalb, vicdan ve ruh için ma‘nevî hastalıklardır. Sen eğer sabredip şekvâ etmezsen, şu muvakkat bir hastalık ile dâimî pek çok hastalıklardan kurtulursun. Eğer günahları düşünmüyorsan yahud âhireti bilmiyorsan veyahud Allah’ı tanımıyorsan, sende öyle dehşetli bir hastalık var ki; milyonlar def‘a sendeki bu küçük hastalıktan daha büyüktür. Ondan feryâd et.
Kudret-i İlâhiyede zerre ile şems arasında fark yoktur.
(İşârâtü’l-İ’câz, s, 343)
İşte ey ehl-i Kur’ân olan şu vatanın evlâdları Altı yüz sene değil , belki Abbâsîler zamanından beri bin senedir Kur’ân-ı Hakîm’in bayrakdârı olarak bütün cihâna karşı meydan okuyup , Kur’ân’ı i‘lân etmişsiniz . Milliyetinizi Kur’ân’a ve İslâmiyet’e kal‘a yaptınız . Bütün dünyayı susturdunuz . Müdhiş tehâcümâtı def‘ ettiniz
Madem dünyanız ağlıyor. Ve tatlı hayatınız acılaştı. Çalışınız. Ahiretiniz dahi ağlamasın. Ve hayat-ı bakiyeniz dahi gülsün.
Müsbet milliyet , hayât-ı ictimâiyenin ihtiyâc-ı dâhilîsinden ileri geliyor . Teâvüne , tesânüde sebebdir . Menfaâtli bir kuvvet te’mîn eder . Uhuvvet-i İslâmiyeyi daha ziyâde te’yîd edecek bir vâsıta olur . Şu müsbet fikr-i milliyet , İslâmiyet’e hâdim olmalı , kal‘a olmalı , zırhı olmalı , yerine geçmemeli.
Dindaşlara adâvet ise , dolayısıyla İslâmiyet’e , Kur’ân’a dokunur . İslâmiyet ve Kur’ân’a karşı adâvet ise , bütün bu vatandaşların hayât-ı dünyeviye ve hayat-ı uhreviyesine bir nevi‘ adâvettir . Hamiyet nâmına hayât-ı ictimâiyeye hizmet edeyim diye , iki hayâtın temel taşlarını harâb etmek , hamiyet değil , hamâkattir .
İki cihanın ve iki hayatın medâr-ı saadeti, yalnız îmândır.
(Şuâ'lar-1, s, 400
Gözle görülen san‘attaki suhûlet, isbata ve delile muhtaç değildir.
(Mesnevî-i Nûriye, s, 166)
İnsanın hodgâm hevesâtı ve süflî ve âkıbeti görmeyen hissiyâtı , kâinâtta cereyân eden Rahmâniyet ve Hakîmiyet ve Rubûbiyet kanunlarına mikyâs ve mihenk ve mîzân olamaz . İnsan , kendi aynasının rengine göre görür . Merhametsiz siyah bir kalb , kâinâtı ağlar , çirkin , muzlim ve zulümât sûretinde görür.
Şu memleketin haşmetli mâlikinin elbette cezâsı da dehşetlidir.
(Asâ-yı Mûsâ, s, 361)
Bir çekirdeğin hareketi, Hâlik’ından bir ağaç olmasına bir nevi‘ duâdır.
(Zülfikār, s, 55)
Ahlâk-ı insaniyede en râhat ; ve en fâideli ; ve en kısa ; ve en selâmetli yol , sırât-ı müstakîmde ve istikamettedir
insan-ı mü’mine nûr-u îmân ile gösterir ki, mevt i‘dâm değil, tebdîl-i mekândır. Kabir ise, zulümâtlı bir kuyu ağzı değil, nûrâniyetli âlemlerin kapısıdır. Dünya ise, bütün şa‘şaası ile âhirete nisbeten bir zindan hükmündedir.
Âhiret gibi dünya saâdeti dahi ibâdette ve Allâh’a asker olmaktadır. Öyle ise , biz dâimâ
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلَي الطَّاعَةِ وَالتَّوْف۪يقِ
Tâat ve muvaffakiyete mazhariyet sebebiyle hamd, Allah’a mahsûstur.
(Arabî ibâre) demeliyiz . Ve müslüman olduğumuza şükretmeliyiz .
Elbette en bahtiyar odur ki , dünya için âhireti unutmasın . Âhiretini dünyaya fedâ etmesin . Hayât-ı ebediyesini hayât-ı dünyeviye için bozmasın . Mâlâya‘nî şeylerle ömrünü telef etmesin . Kendini misâfir telakkî edip misâfirhâne sâhibinin emirlerine göre hareket etsin . Selâmetle kabir kapısını açıp saâdet-i ebediyeye girsin.
Veledin hakkı yoktur ki, pederine karşı hak da‘vâ etsin. Pederini haksız görse de, ona isyan edemez. Demek pederine isyan eden ve onu rencide eden, insan bozması bir canavardır.
Dünya mâdem fânîdir . Hem mâdem ömür kısadır . Hem mâdem gāyet lüzûmlu vazîfeler çoktur . Hem mâdem hayât-ı ebediye burada kazanılacaktır . Hem mâdem dünya sâhibsiz değil . Hem mâdem şu misâfirhâne-i dünyânın gāyet Hakîm ve Kerîm bir Müdebbir’i var . Hem mâdem ne iyilik ve ne fenâlık cezâsız kalmayacaktır . Hem mâdem (Allah, kimseyi gücünün yetmeyeceği bir şeyle mükellef tutmaz.) sırrınca , teklîf-i mâlâyutâk yoktur . Hem mâdem zararsız yol zararlı yola müreccahtır . Hem mâdem dünyevî dostlar ve rütbeler , kabir kapısına kadardır .
Gurur ile insan, maddî ve ma‘nevî kemâlâttan ve mehâsinden mahrum kalır. Eğer gurur sâikasıyla başkaların kemâlâtına tenezzül etmeyip kendi kemâlâtını kâfî ve yüksek görürse, o insan nâkıstır.
(Mesnevî-i Nûriye, s, 91)
Peygamber Efendimiz (s.a.v);
“Kim Ramazan orucunu tutar
ve ona Şevval ayından altı gün ilave ederse,
sanki yılın bütününde
oruç tutmuş gibi olur.” buyurmuştur.
(Hadîs-i Şerif)
(Müslim, Sıyam, 204;Tirmizi, Savm, 53; Ebu Davud, Savm, 58-59)
Ey hayata müştak ve ömre çok talip ve dünyaya çok aşık ve hadsiz emeller ile müptela bedbaht nefsim! Uyan, aklını başına al.
Arkadaş! Şu gördüğün dünyayı, ben bütün lezâiziyle, sefâhetleriyle, safâlarıyla pek ağır ve pek büyük bir yük gördüm. Ruhu fâsid, kalbi hasta olanlardan başka kimse o ağır yükün altına girmez.
(Mesnevî-i Nûriye, s, 94)
“Ey ehl-i îmân öldükten sonra dirilmek var, cezâ ve hesab günü var, uyanın!”
(Barla Lâhikası, s, 439)
Sair kelamların Kur'an'ın ayatına nisbeti , şişelerde görünen yıldızların küçücük akisleriyle yıldızların aynına nisbeti gibidir.
Baba ne kadar haksız da olsa, oğul onun rızasını tahsil etmeye mecburdur. Oğul da ne kadar serkeş de olsa, baba, şefkat-i fitriyesini ona karşı esirgemez ve esirgememeli.
Kısa bir ömürde, az bir lezzet için ebedi, daimi hayatını ve saadeti ebediyesini berbad etmek, ehli aklın kârı değil.
Cisminin küçüklüğüne bakıp da günahlarını da küçük zannetme.
Evet, kimse demez, ayranım ekşidir.
(Mektûbat-2, s, 202)
Her şeyi idare eden yalnız odur.
(Asâ-yı Mûsâ, s, 347)
Birbirinizin kusurunu görmeyiniz. Yekdiğerinizin ayıbına karşı, gözlerinizi yumunuz.
(Lem'alar, s, 292)
Sâni‘inin san‘atını nihâyetsiz ehl-i takdîre câzibedârâne teşhîr ederler.
(Şuâ'lar-1, s, 20)
Ehl-i kanâat ile ehl-i hırs iki şahsa benzer ki, büyük bir zâtın dîvânhânesine giriyorlar. Birisi kalbinden der: : Beni yalnız kabûl etsin, dışarıdaki soğuktan kurtulsam, bana kâfîdir. En aşağıdaki iskemleyi de bana verseler, lütuftur. İkinci adam güyâ bir hakkı varmış gibi ve herkes ona hürmet etmeye mecbûr imiş gibi mağrurâne der ki: : Bana en yukarı iskemleyi vermeli. O hırs ile girer. Gözünü yukarı mevki‘lere diker. Onlara gitmek ister. Fakat dîvânhâne sâhibi onu geri döndürüp aşağı oturtur. Ona teşekkür lâzımken, teşekküre bedel, kalbinden kızıyor. Teşekkür değil, bilakis hâne sâhibini tenkîd ediyor. Hâne sâhibi de ondan istiskāl ediyor. Birinci adam mütevâziâne giriyor. En aşağıdaki iskemlede oturmak istiyor. Onun o kanâati, dîvânhâne sâhibinin hoşuna gidiyor. Daha yukarı iskemleye buyurun der. O da gittikçe teşekkürâtını ziyâdeleştirir, memnuniyeti tezâyüd eder.
Saçlarım adedince başlarım bulunsa ve her gün biri kesilse, zındıkaya ve dalâlete teslîm-i silâh etmem Vatan ve millete ve İslâmiyet’e hıyânet etmem Ve hakîkat-i Kur’âna fedâ olan bu başımı, zâlimlere eğmem.
Ticâret ve me’mûriyet için mühim vazîfelerle bu dâr-ı imtihân olan dünyaya gönderilen insanlar, ticaretlerini yapıp, vazîfelerini bitirip ve hizmetlerini itmâm ettikten sonra, yine onları gönderen Hâlik-ı Zülcelâllerine dönecekler. Ve Mevlâ-yı Kerîmlerine kavuşacaklar.
İnsanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gāyesi; Hâlik-ı Kâinât’ı tanımak ve ona îmân edip ibâdet etmektir. Ve insanın vazîfe-i fıtratı ve farîza-i zimmeti, ma‘rifetullâh ve îmân-ı billâhtır .Ve iz‘ân ve yakîn ile vücûdunu ve vahdetini tasdîk etmektir.
Aziz, Sıddık Kardeşlerim, geçen Leyle-i Kadrinizi ve gelen bayramınızı bütün mevcudiyetimle tebrik ve sizleri Cenab-ı Erhamurrahiminin birliğine ve rahmetine emanet ediyorum.
Ramazan Bayramınız Mübarek Olsun
Cenâb-ı Hakk bu bayramın sürûrunu, hakîkî ve geniş ve umûmî sürûra mukaddeme ve vesîle eylesin. Âmîn.
(Kastamonu Lâhikası, s, 195)
Elveda Ya Şehr-i Ramazan
Iki bayram bir arada Elhamdülillah
Ramazan Bayramıniz ve Cumanız hayırlı mübarek olsun.
Göz kaptırdığım renkten, kulak verdiğim sesten, affet senden habersiz aldığım her nefesten... (N. Fazıl)
Ibadetin ruhu , ihlastır. İhlas ise, yapılan ibadetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır.
Layout değilsin. Başı boş değilsin. Bir vazifen var. Gururu bırak, seni yaradanı düşün. Kabre gideceğini bil. Öylece hazırlan!
Madem iman gibi hadsiz derecede kıymetdar bir nimet bizde vardır. Ihtiyarlık da hoştur, hastalık da hoştur. Vefat dahi hoştur. Nahoş bir şey varsa o da günahtır, sefahatlerdir, bidatlardır, dalalettir.
Rabbimiz! Bizi hidâyete erdirdikten sonra kalblerimizi (haktan) eğriltme! Ve bize, tarafından bir rahmet ihsân eyle!
(Sûre-i Âl-i İmrân, 8)
Beşerin musibetini ikileştiren sabırsızlığın ve tahammülsüzlüğün ilacı oruçdur.
(Mektûbat-2, s, 28)
İftâr vaktinde o kuru ekmek, bir mü’minin nazarında çok kıymetdar bir ni‘met-i İlâhiye olduğuna kuvve-i zâikası şehâdet eder.
(Mektûbat-2, s, 20)
Eğer oruç olmazsa, nefisperest çok zenginler bulunabilir ki, açlık ve fakirlik ne kadar elîm ve onlar şefkate ne kadar muhtaç olduğunu idrâk edemez.
(Mektûbat-2, s, 21)
Sen benim Rabb-i Rahîmimsin. Ben senin âciz bir abdinim.
(Mektûbat-2, s, 30)
Bir tek Ramazan, seksen sene bir semeratını kazandırabilir. Leyl-i Kadir ise nass-ı Kur'an ile bin aydan daha hayırlı olduğu bu sırra bir hüccet-i katiadır.
Allahım sen affedicisin affetmeyi seversin bizi de af eyle.
Cenabı Hakkı bulan neyi kaybeder? Ve onu kaybeden neyi kazanır? Yani onu bulan herşeyi bulur? Onu bulmayan hiçbir şeyi bulmaz. Bulsa da başına bela bulur.
Leyle-i Kadir’de otuz bin hasene sayılır. Evet, her bir harfi otuz bin cinân-ı bâkî meyveler veren Kur’ân-ı Hakîm , öyle bir nûrânî şecere-i tûbâ hükmüne geçiyor ki, milyonlarla o bâkî meyveleri Ramazân-ı Şerîf’de mü’minlere kazandırır. İşte gel, bu kudsî, ebedî, kârlı ticarete bak, seyret ve düşün ki, bu hurûfâtın kıymetini takdîr etmeyenler, ne derece hadsiz bir hasârette olduğunu anla!
(Kadir Suresi)
Bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecenizi tebrik ederiz.
Senin iktidarın kısa, bekān az, hayatın mahdûddur. Ömrün günleri ma‘dûd, her şeyin fânîdir. Öyle ise şu kısa, fânî ömrünü fânî şeylere sarf etme ki, fânî olmasın. Bâkî şeylere sarf et ki, bâkî kalsın.
Refîka-i hayatını, rahmet-i İlâhiyenin mûnis, latîf bir hediyesi olduğu cihetle sev ve muhabbet et. Fakat çabuk bozulan hüsn-ü sûretine muhabbetini bağlama. Belki kadının en câzibedâr, en tatlı güzelliği, kadınlığa mahsûs bir letâfet ve nezâket içindeki hüsn-ü sîretidir. Ve en kıymetdar ve en şirin cemâli ise ulvî, ciddî, samîmî, nûrânî şefkatidir.
Lisanı tilavet-i Kuran ve zikir ve tesbih ve Salavat ve istiğfar gibi şeylerle meşgul etmek..
Kim Allaha kavuşmayı arzu ederse Allah da o kimseye kavuşmayı arzu eder. Kim Allaha kavuşmaktan hoşlanmazsa, Allah da o kimseye kavuşmaktan hoşlanmaz. (Hadis-i Şerif/Buhari)
Mahlukatın sayısınca, zatının rızasına uygun olan ameller miktarınca, arşının ağırlığınca ve kelimelerin mürekkebi miktarınca sana hamd ile seni (her türlü noksanlıktan) tenzih ederiz. Ve peygamberlerinin, evliyalarının ve meleklerinin bütün tesbihatlarıyla seni (her türlü noksanlıktan) tenzih ederiz. (Hadis-i Şerif)
Kadir gecemiz mübarek olsun.
Şu mübârek şehr-i Ramazan, Leyle-i Kadr’i ihâta ettiği için, kendisi de ömür içinde bir Leyle-i Kadir’dir ki, muvaffak olanın ömrüne bin ömür katar. Dakikası bir gündür. Saati iki ay, günü birkaç sene hükmünde bir ömr-ü bâkîdir.
(Barla Lâhikası, s, 103)
Bazen bir satırda bir sahîfe kadar kuvvet var. Bir sahîfede bir kitap kadar te’sîr bulunuyor. (Mektûbat-1, s, 445)
Ölümü düşünen…âhiretine ciddî çalışır.
(Mektûbat-1, s, 215)
Her bir masnû‘ öyle bir mektûb-u Rabbanîdir ki, umum zîşuûr onu mütâlaa eder.
(Tılsımlar, s, 114)
Ramazân-ı Şerîf, bu fânî dünyada, fânî ömür içinde ve kısa bir hayatta, bâkî bir ömür ve uzun bir hayat-ı bâkiyeyi tazammun eder, kazandırır.
(Mektubât-2, s, 26)
İşte ey derd-i maîşetle sersem olmuş ve hırs-ı dünyâ ile sarhoş olmuş kardeşler! Hırs bu kadar muzır ve belâlı bir şey olduğu hâlde, nasıl hırs yolunda her zilleti irtikâb ve haram helâl demeyip her malı kabûl ve hayat-ı uhreviyeye lâzım çok şeyleri fedâ ediyorsunuz? Hatta erkân-ı İslâmiyenin mühim bir rüknü olan zekâtı, hırs yolunda terk ediyorsunuz. Hâlbuki zekât, her şahıs için sebeb-i bereket ve dâfi‘-i beliyyâttır . Zekâtı vermeyenin, her hâlde elinden zekât kadar bir mal çıkacak. Ya lüzûmsuz yerlere verecektir. Ya bir musîbet gelip alacaktır.
Hakiki ömrünü bulunduğun gün bil.
İşte ey hayât-ı dünyeviyenin zevkine mübtelâ ve endîşe-i istikbâl ile istikbâlini ve hayatını te’mîn için çabalayan bîçâreler! Dünyanın lezzetini, zevkini, saâdetini, râhatını isterseniz, meşrû‘ dâiredeki keyfe iktifâ ediniz. O, keyfinize kâfîdir.
Mevt, ancak ruhun ceset kafesinden çıkmasıyla tebdil-i mekan etmesinden ibarettir.
Ey Şehr-i Ramazan! Gelsin de gidiyorsun öyle mi? Seni tutmayanlar, sana tutanamayanlar, düşünsün sonunu... (Necip Fazıl)
Sizlere müjde! Mevt, i‘dâm değil, hiçlik değil, fenâ değil, inkırâz değil, sönmek değil, firâk-ı ebedî değil, adem değil, tesâdüf değil, fâilsiz bir in‘idam değil! Belki bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından, bir terhîstir, bir tebdîl-i mekândır . Saâdet-i ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyâttır. Yüzde doksan dokuz ahbâbın mecmaı olan âlem-i berzaha bir visâl kapısıdır.
Her kıştan sonra bir bahar, her geceden sonra bir sabah olduğu gibi nev-i beşerin dahi bir sabahı, bir baharı olacak inşallah.
İnsanın hakiki lezzetleri, ancak marıfetullah, muhabbetullah, ılım gıbı umur*u ebediyyedir.
Her Ramazan
(O sayılı günler) Ramazan ayıdır ki, Kur’ân onda indirilmiştir. (Sûre-i Bakara, 185)
âyetini nûrânî, parlak bir tarzda gösteriyor.
(Mektûbat-2, s, 24)
İtâat et, kurtul!
(Lem'alar, s, 211)
Her şeyin iyi tarafına ve güzel cihetine ve ferah verecek vechine bakmak lâzımdır ki: ma‘nâsız, lüzûmsuz, zararlı, sıkıntılı, çirkin, geçici hâller nazar-ı dikkatimizi celb edip kalbimizi meşgul etmesin.
Ey insan! Sen kendine malik değilsin. Sen kudreti nihayetsiz bir kadir, rahmeti hadsiz bir Rahîm-i zat-ı zülcelalin memlukusun. Öyle ise sen kendi hayatını kendine yüklenip zahmet çekme.
Gururu bırak, aczini anla, mâlikini tanı, vazîfeni bil, (Lem'alar, s, 384)
Eğer malı çok seversen, hırs ile değil, belki kanaat ile talep et, ta çok gelsin.
İnsan hangi bir şeye teveccüh ederse, onun ile bağlanır.
(İşârâtü'l-İ'câz, s, 112)
insan zanneder mi ki , başı boş kalacak! Hâşâ! Belki insan, ebede meb‘ûstur ve saâdet-i ebediyeye ve şekāvet-i dâimeye nâmzeddir. Küçük büyük, az çok her amelinden muhâsebe görecek. Ya taltîf edilecek veya tokat yiyecek.
Ramazân-ı Şerîf’deki savm, İslâmiyet’in erkân-ı hamsesinin birincilerindendir. Hem şeâir-i İslâmiyenin a‘zamlarındandır.
(Mektûbat-2, s, 18)
.Kabrin arkası için çalışınız! Hakîkî saâdet ve lezzet ondadır.
En bahtiyar odur ki, dünya için ahiretini unutmasın.
Senin hakkın naz değil, niyâzdır.
(Sözler, s, 259)
Akıl gözünü kapasa da, vicdanın gözü dâimâ açıktır.
(Mesnevî-i Nûriye, s, 243)
En hayırlı genç odur ki, ihtiyâr gibi ölümü düşünüp âhiretine çalışarak, gençlik hevesâtına esîr olmayıp gaflette boğulmayandır. Ve ihtiyârlarınızın en kötüsü odur ki, gaflette ve hevesâtta gençlere benzemek ister. Çocukçasına hevesât-ı nefsâniyeye tâbi‘ olur.
Kur’ân’a ve îmâna âit her şey kıymetlidir. Zâhiren ne kadar küçük olursa olsun, kıymetçe büyüktür. Evet, saâdet-i ebediyeye yardım eden küçük değildir.
Bu zamanda enâniyet çok ileri gitmiş.
(Sikke-i Tasdîk-i Gaybî, s, 193)
Gıybet, nasıl ateş odunu yer, bitirir. Gıybet dahi a‘mâl-i sâlihayı yer, bitirir. Eğer gıybet etti veyâhûd isteyerek dinledi; o vakit (اَللّٰهُمَّ اغْفِرْلَنَا وَلِمَنِ اغْتَبْنَاهُ) demeli.
Yâ İlâhenâ! Bize ve gıybetini ettiğimiz kimseye mağfiret eyle.
Kur'an hem zikirdir, hem fikirdir, hem hikmettir, hem ilimdir, hem hakikattir, hem şeriattir. Hem sadırlara şifa, müminlere hidayet ve rahmettir.
Sabırsızlık ise, Allah’dan şikâyeti tazammun eder. Ve ef‘âlini tenkîd ve rahmetini ithâm ve hikmetini beğenmemek çıkar.
Allahım! Bizi mahcup etme.
Allahım! Tuttuğumuz oruçları kabul eyie.
Beşerin hayât-ı ictimâiyesinde bütün ahlâksızlığın ve bütün ihtilâlâtın menşei, iki kelimedir. Birisi, Ben tok olduktan sonra başkası açlıktan ölse bana ne? İkincisi, Sen çalış, ben yiyeyim. Bu iki kelimeyi de idâme eden, cereyân-ı ribâ ve terk-i zekâttır .
İnsan hatâdan hâlî olamaz. Fakat tevbe kapısı açıktır.
(Kastamonu Lâhikası, s, 442)
Her kim hayat-ı fâniyeyi esas maksad yapsa, zâhiren bir cennet içinde olsa da, ma‘nen cehennemdedir. Ve her kim hayât-ı bâkiyeye ciddî müteveccih ise, saâdet-i dâreyne mazhardır. Dünyası ne kadar fenâ ve sıkıntılı olsa da, dünyasını cennetin intizâr salonu hükmünde gördüğü için hoş görür. Tahammül eder. Sabır içinde şükreder .
Ramazân-ı Şerîf, âdetâ bir âhiret ticareti için gayet kârlı bir meşher, bir pazardır. Ve uhrevî hâsılât için gayet münbit bir zemindir. Ve neşv ü nemâ-yı a‘mâl için bahardaki mâh-ı nisândır. (Mektûbat-2, s, 25)
Düşmanıma gıybetle cezâ vermekten nefsimi yüksek tutuyorum ve tenezzül etmiyorum. Çünkü gıybet, zaîf ve zelîl ve aşağıların silâhıdır.
Gıybet, ehl-i adâvet ve hased ve inâdın en çok isti‘mâl ettikleri alçak bir silâhtır. İzzet-i nefis sâhibi, bu pis silâha tenezzül edip isti‘mâl etmez.
Dünyevi dostlar ve rütbeler kabir kapısına kadardır.
(Bediüzzaman Hazretleri)
Oruç tutan müminin susması tesbih, uykusu ibadet, duası müstecap ve amelinin sevabı çoktur. (Hadis Şerif, Deylemi)
Eğer zekât nâmına versen, Cenabı Hakk nâmına verdiğin için bir sevâb kazanıyorsun. Bir şükrân-ı ni‘met gösteriyorsun. O muhtâç adam dahi sana tabasbus etmeye mecbûr olmadığı için izzet-i nefsi kırılmaz. Ve duâsı senin hakkında makbûl olur. Evet, zekât kadar, belki daha ziyâde nâfile ve ihsân, yâhûd sâir sûretlerde verip riyâ ve şöhret gibi minnet ve tezlîl gibi zararları kazanmak nerede? Zekât nâmına o iyilikleri yapıp hem farzı edâ etmek, hem sevâbı, hem ihlâsı, hem makbûl bir duâyı kazanmak nerede?
Ramazân-ı Şerîf’de en zenginden en fakire kadar herkesin nefsi anlar ki, kendisi mâlik değil, memlûktür. Hür değil, abddir.
(Mektûbat-2, s, 22)
Ramazan'ın ayının bereketi, dualarımızın kabulüne vesile olsun. Hayırlı cumalar...
Ey ehl-i kerem ve vicdân! Ve ey ehl-i sehâvet ve ihsân! İhsânlar zekât nâmına olmazsa, üç zararı var. Bazen de fâidesiz gider. Çünkü
Allâh nâmına vermediğin için, ma‘nen minnet ediyorsun. Bîçâre fakîri minnet esâreti altında bırakıyorsun.
Hem makbûl olan duâsından mahrûm kalıyorsun.
Hem hakîkaten Cenâb-ı Hakk’ın malını ibâdına vermek için bir tevzîât me’mûru olduğun hâlde, kendini sâhib-i mâl zannedip bir küfrân-ı ni‘met ediyorsun.
Biz, öyle bir hakîkate hayatımızı vakfetmişiz ki, güneşten daha parlak ve cennet gibi güzel ve saadet-i ebediye gibi şirindir.
(Şua'lar-2, s, 51)
Hem deme: “Ben de herkes gibiyim.” Çünkü herkes, sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder. (Sözler, s, 69)
Melikin atiyyelerini ancak matiyeleri taşıyabilir. İmâm-ı Rabbânî
(مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ) Kadere îmân eden, gam ve hüzünden emîn olur.
[Cây-ı teessüf bir hâlet-i ictimâiye ; ve kalb-i İslâmı ağlatacak müdhiş bir maraz-ı hayat-ı ictimâiye: ] Hâricî düşmanların zuhûr ve tehâcümünde dâhilî adâvetleri unutmak ve bırakmak olan bir maslahat-ı ictimâiyeyi en bedevî kavimler dahi takdîr edip yaptıkları hâlde, şu cemâat-i İslâmiyeye hizmet da‘vâ edenlere ne olmuş ki, birbiri arkasında tehâcüm vaz‘iyetini alan hadsiz düşmanlar varken, cüz’î adâvetleri unutmayıp düşmanların hücûmuna zemîn hazır ediyorlar. Şu hâl bir sukūttur, bir vahşettir. Hayât-ı ictimâiye-i İslâmiyeye bir hıyânettir.
Ey ehl-i îmân ! Zillet içinde esâret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız. İhtilâfınızdan istifâde eden zâlimlere karşı (اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ) kal‘a-i kudsiyesi içine giriniz, tahassun ediniz. Yoksa ne hayatınızı muhâfaza ve ne de hukukunuzu müdâfaa edebilirsiniz.
Müminler ancak kardeştirler (sure-i Hucurat, 10)
Dîn hayatın hayatı hem nuru hem esası ihyayı din ile olur bu milletin ihyası
Dîn terbiyesi olmazsa, Müslümanlarda istibdâd-ı mutlak ve rüşvet-i mutlakadan başka çâre olmaz.
Âkil odur ki: ferahlı ve güzel şeylerle meşgul olur. çirkin ve sıkıntılı şeylere ehemmiyet vermez. Şekvâ ve merâk yerinde şükreder . sevinir.
İşte ey ehl-i îmân ! İhtirâslarınızdan ve husûmetkârâne tarafgîrliklerinizden kuvvetiniz hiçe iner. Az bir kuvvetle ezilebilirsiniz. Hayat-ı ictimâiyenizle alâkanız varsa, (اَلْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْیَانِ الْمَرْصُوصِ یَشُدُّ بَعْضُهُمْ بَعْضًا)* düstûr-u âlîyi düstûr-u hayat yapınız! Sefâlet-i dünyeviyeden ve şekāvet-i uhreviyeden kurtulunuz.
*Mü’min, mü’min için (kurşunla) kenetlenmiş bina gibidir; birbirine kuvvet verir.(Hadîs-i Şerîf)
Orucun ekmeli ise, mide gibi bütün duyguları, gözü, kulağı, kalbi, hayali, fikri gibi cihazat-ı insaniyeye dahi bir nevi oruç tutmaktır.
(Mektûbat-2, s, 25)
(Barla Lâhikası, s, 521)
Allâh için işleyiniz, Allâh için görüşünüz, Allâh için çalışınız! (لِلّٰهِ لِوَجْهِ اللّٰهِ لِاَجْلِ اللّٰهِ) rızâsı dâiresinde hareket ediniz. O vakit sizin ömrünüzün dakîkaları, seneler hükmüne geçer.
Acaba bir gün adâvete değmeyen bir şeye, bir sene kîn ve adâvetle mukābele etmeyi hangi insaf kabûl eder? Bozulmamış hangi vicdâna sığar? Hâlbuki mü’min kardeşinden sana gelen bir fenâlığı bütün bütün ona verip onu mahkûm edemezsin.
(Mesnevî-i Nûriye, s, 164)
(Şuâ'lar-2, s, 694)
Allahım! Sen affedicisin, affetmeyi seversin. Bizi de af eyle.
Ehl-i kin ve adâvet, hem nefsine, hem mü’min kardeşine, hem rahmet-i İlâhiyeye zulmeder . Tecâvüz eder. Çünkü kîn ve adâvet ile nefsini bir azâb-ı elîmde bırakır. Hasmına gelen ni‘metlerden azâbı ve korkusundan gelen elemi nefsine çektirir. Nefsine zulmeder .
Niyette öyle bir hâsiyet vardır ki, seyyiâtı hasenâta, hasenâtı seyyiâta tahvîl eder. Demek niyet bir ruhtur. O ruhun ruhu da ihlâstır. Öyle ise, necât ve halâs ancak ihlâs iledir.
Muhammed-i Hâşimî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı merâtib-i beşeriyenin en yükseğine çıkaran, sıdktır.
(İşârâtü’l-İ’câz, s, 141)
Hatta O'na getirilen her bir salavât dahi, O'nun o duâsına birer âmîndir.
(Zülfikâr, s, 53)
Şu dünya hayatında en bahtiyar odur ki, dünyayı bir misâfirhâne-i askerî telakkî etsin.
(Mektûbat-1, s, 42)
Ma'bûdiyete lâyık, yalnız O'dur.
(Sözler, s, 187)
Evet, bazen yoruluyorum. Fakat yorgunluktan istirahati arzu eden nefsimi, ruhum vazîfeye da‘vet ediyor...(Barla Lâhikası , s, 137)
İki cihânın râhat ve selâmetini iki harf tefsîr eder, kazandırır:
Dostlarına karşı mürüvvetkârâne muâşeret ve düşmanlarına sulhkârâne muâmele etmektir.
Hâfız-ı Şîrâzî’yi dinle [دُنْیَا نَە مَتَاعٖیسْتْ كِە اَرْزَدْ بَنِزَاعٖی]
Yani Dünya öyle bir metâ‘ değil ki bir nizâa değsin.
Adâvet etmek istersen, kalbindeki adâvete adâvet et. Onun ref‘ine çalış. Hem en ziyâde sana zarar veren nefs-i emmârene ve hevâ-yı nefsine adâvet et, ıslâhına çalış. O muzır nefsin hâtırı için mü’minlere adâvet etme. Eğer düşmanlık etmek istersen, kâfirler, zındıklar çoktur. Onlara adâvet et. Evet, nasıl ki muhabbet sıfatı muhabbete lâyıktır. Öyle de adâvet hasleti, her şeyden evvel kendisi adâvete lâyıktır.
Kabre gideceğini bil, öylece hazırlan!
Dost istersen Allah yeter.
Yaran istersen Kur'an yeter.
Mal istersen kanaat yeter.
Düşman istersen nefis yeter.
Nasihat istersen ölüm yeter.
Ey arkadaş! Bütün lezzetler imanda olduğu gibi, bütün elemler de dalalettedir.
Senin üzerine haktır ki, her söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı. Fakat her doğruyu demek, doğru değildir. Zîrâ senin gibi niyeti hâlis olmayan bir adam, nasihati bazen damara dokundurur, aksülamel yapar.
Gündüzdeki yemekten memnûiyeti cihetiyle, O ni‘metler benim mülküm değil. Ben bunların tenâvülünde hür değilim. Demek başkasının malıdır ve in‘âmıdır. Onun emrini bekliyorum diye, ni‘meti ni‘met bilir. Bir şükr-ü ma‘nevî eder. İşte bu sûretle oruc, çok cihetlerle hakîkî vazîfe-i insaniye olan şükrün anahtarı hükmüne geçer.
Dünyada (kimsesiz) bir garip gibi yahut bir yolcu gibi ol.
(Hadis-iŞerif/Buhârî)
Sen mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit, Mesleğim haktır veya daha güzeldir, demeye hakkın var. Fakat Yalnız hak benim mesleğimdir demeye, hakkın yoktur.
Ramazân-ı Şerîf’de ise, ehl-i îmân birden muntazam bir ordu hükmüne geçer. Sultân-ı Ezelî’nin ziyafetine da‘vet edilmiş bir sûrette, akşama yakın Buyurunuz, emrini bekliyorlar gibi bir tavr-ı ubûdiyetkârâne göstermeleri, o şefkatli ve haşmetli ve külliyetli rahmâniyete karşı vüs‘atli ve azametli ve intizâmlı bir ubûdiyetle mukābele ediyorlar. Acaba böyle ulvî ubûdiyete ve şeref-i kerâmete iştirâk etmeyen insanlar, insan ismine lâyıkmıdırlar?
Muhabbetullâh , sünnet-i seniyenin ittibâını istilzâm edip, intâc eder. Ne mutlu o kimseye ki, sünnet-i seniyeye ittibâından hissesi ziyâde ola! Veyl o kimseye ki, sünnet-i seniyeyi takdîr etmeyip, bid‘alara girmiş ola!
"Eğer Allâh’a muhabbetiniz varsa, Habîbullâh’a ittibâ‘ edilecek. Eğer ittibâ‘ edilmezse, netice veriyor ki Allâh’a muhabbetiniz yoktur." Eğer muhabbetullâh varsa, netice verir ki, Habîbullâh’ın sünnet-i seniyesine ittibâı intâc eder.
Ramazân-ı Şerîf’deki savm, İslâmiyet’in erkân-ı hamsesinin birincilerindendir. Hem şeâir-i İslâmiyenin a‘zamlarındandır. İşte Ramazân-ı Şerîf’deki orucun çok hikmetleri, hem Cenâb-ı Hakk’ın rubûbiyetine, hem insanın hayât-ı ictimâiyesine , hem hayat-ı şahsiyesine , hem nefsin terbiyesine, hem niam-ı İlâhiyenin şükrüne bakar hikmetleri var.
(O sayılı günler) Ramazan ayıdır ki, insanlara doğru yolu göstermek ve hidâyet ile furkandan (hak ile bâtılı ayıran hükümlerden) apaçık deliller olmak üzere, Kur'ân onda indirilmiştir. Öyle ise içinizden kim o aya erişirse, artık onda oruç tutsun!
İ‘lem eyyühe’l-azîz! Kâfirlerin medeniyeti ile mü’minlerin medeniyeti arasındaki fark şudur: Birincisi: Medeniyet libâsını giymiş korkunç bir vahşettir. Zâhiri parlar, bâtını yakar; dışı süs, içi pis; sureti me’nûs, sîreti ma‘kûs bir şeytandır.
İkincisi: Bâtını nûr, zâhiri rahmet; içi muhabbet, dışı uhuvvet; sureti muâvenet, sîreti şefkat, câzibedâr bir melektir.
Nedir bu gurur ve nedir bu gaflet? Ve nedir bu haşmet ve nedir bu istiğnâ? Ve nedir bu azamet? Senin elindeki ihtiyârın bir kıl kadardır. Ve iktidarın bir zerre kadardır. Hayatın söndü, ancak bir şu‘le kaldı. Ömrün geçti, şuûrun söndü, bir lem‘a kaldı. Şöhretin gitti, ancak bir an kaldı. Zamanın geçti, kabirden başka mekânın var mı?
Geçmiş ve gelecek elemli saatleri ki (hiç olmuşlar. ma‘dûm ve yok olmuşlar.) Şimdi onları düşünüp sabırsızlık göstermek ve kusûrlu nefsini bırakıp Allah’dan şekvâ etmek gibi of of demek, dîvâneliktir. Eğer sağa, sola yani geçmiş ve geleceğe karşı sabır kuvvetini dağıtmazsa ve hazır saate ve güne karşı tutsa, tam kâfî gelir. Sıkıntı ondan bire iner.
Sevdiğin mal ve evlâd; ve perestiş ettiğin nefis ve hevâ; ve meftûn olduğun gençlik ve hayat zâyi‘ olup kaybolacak . Senin elinden çıkacaklar. Fakat günahlarını, elemlerini sana bırakıp boynuna yükletecekler.
Kâinatın neticesi hayat olduğu gibi, hayatın neticesi olan şükür ve ibadet dahi, kâinatın sebebi hılkati ve ille-i gayesi ve maksut neticesidir.
Eğer namaz kılmazsan, senin o günkü âlemin zulmatlı ve perişan bir haldedir.
İnsan bir yolcudur. Sabavetten gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar insanın yolculuğu devam eder.
Allah’ı tanımayanın, dünya dolusu belâ başında vardır. Allah’ı tanıyanın dünyası, nûrla ve ma‘nevî sürûrla doludur. Derecesine göre îmân kuvvetiyle hisseder. Bu îmândan gelen ma‘nevî sürûr ve şifâ ve lezzet altında, cüz’î maddî hastalıkların elemleri erir, ezilir.
Kur'an, kâinatın bir tercüme-i ezeliyesidir.
İmana gel ki, elemden emin olasın. Kadere teslim ol ki, selamette kalasın, rahatı bulasın.
Hem o cüz’iyâtı îcâd eden kim ise, cüz’iyâtı ihâta eden unsurları ve semâvât ve arzı dahi o halketmiştir . Çünkü görüyoruz ki, cüz’iyât külliyâta nisbeten birer çekirdek, birer küçük nüsha hükmündedir. Öyle ise o cüz’îleri halk eden zâtın elinde, anâsır-ı külliye ve semâvât ve arz bulunmalıdır. Tâ ki hikmetinin düstûrlarıyla ve ilminin mîzânlarıyla o küllî ve muhît mevcûdâtın hulâsalarını, ma‘nâlarını, numûnelerini o küçücük misâl-i musağğarlar hükmünde olan cüz’iyâtta derc edebilsin.
Sâni‘-i Kadîr külfetsiz, muâlecesiz, sür‘atle, suhûletle her şeyi , o şeye lâyık bir sûrette halk eder. Külliyâtı, cüz’iyât kadar kolay îcâd eder. Cüz’iyâtı, külliyât kadar san‘atlı halk eder. Evet, külliyâtı ve semâvât ve arzı halk eden kim ise, semâvât ve arzda olan cüz’iyâtı ve efrâd-ı zîhayatiyeyi halk eden, elbette yine odur. Ve ondan başka olamaz. Çünkü o küçük cüz’iyât, o külliyâtın meyveleri, çekirdekleri, misâl-i musağğarlarıdır.
Evet ehl-i îmân için ölüm, rahmet kapısıdır. Ehl-i dalâlet için, zulümât-ı ebediye kuyusudur.
Kendine, vücûduna ve enâniyetine dayansan, yıldız böceği gibi olursun. Eğer sen fânî vücûdunu, o vücûdu sana veren Hâlik’ın yolunda fedâ etsen, bal arısı gibi olursun. Hadsiz bir nûr-u vücûd bulursun. Hem fedâ et. Çünki şu vücûd, sende vedîa ve emânettir.
O lezzetler ve o nefis şeyler, ibret ve şükre sevk içindirler. Çünki onlar, Cenâb-ı Hakk’ın ehl-i îmân için cennetlerde ihzâr ettiği hakîkî ni‘metlere numûnelerdirler.
Bu gelen gece Leyle-i Berâet bütün senede bir kudsî çekirdek hükmünde ve mukadderât-ı beşeriyenin programı nev‘inden olması cihetiyle Leyle-i Kadr’in kudsiyetindedir. Her bir hasenenin Leyle-i Kadir’de otuz bin olduğu gibi, Leyle-i Berâet’de her bir amel-i sâlihin ve her bir harf-i Kur’ânın sevabı yirmi bine çıkar. Sâir vakitlerde on ise, şuhûr-u selâsede yüze ve bine çıkar. Ve bu kudsî leyâlî-i meşhûrede on binlere veya yirmi bine veya otuz bine çıkar. Bu geceler elli senelik bir ibâdet hükmüne geçebilir. Onun için elden geldiği kadar Kur’ân’la ve istiğfâr ve salavâtla meşgul olmak pek büyük bir kârdır.
Kur’ân ise, merhameten kadınların hürmetini muhâfaza için hayâ perdesini takmasını emreder. Tâ hevesât-ı rezîlenin ayağı altında o şefkat ma‘denleri zillet çekmesinler.
Aziz, Sıddık Kardeşlerim,
Elli senelik bir manevi ibadet ömrünü ehl*i imana kazandırabilen leyle-i beraatınızı ruh ve canımızla tebrik ederiz.
Beraat Duası
"Allahım, şayet ismimi saidler defterine yazdıysan, orada sabit kıl. Şayet ismimi şakiler defterine yazdıysan, oradan sil. Çünkü sen buyurdunki, Allah (o yazıdan) dilediğini siler, (dilediğini de) sabit bırakır. Ana kitap (olan levh-i mahfuz) ise onun katındadır.
Bu âlemi icat edip, öteki âlemi icat etmemek.. ve bu kâinatı vücuda getirip, öteki âlemi vücuda getirmemek.. bu dünyayı yaratıp, öteki dünyayı yaratmamak imkânı yoktur. Çünkü rububiyetin saltanatı, mükafat ve mücazatı ister.
"İktisâd eden, maîşetçe âile belâsını çekmez" meâlindeki [لَا یَعُولُ مَنِ اقْتَصَدَ] hadîs-i şerîfinin sırrıyla, iktisâd eden, maîşetçe âile zahmet ve meşakkatini çok çekmez. Evet, iktisâd kat‘î bir sebeb-i bereket ve medâr-ı hüsn-ü maîşet olduğuna o kadar delîller var ki, had ve hesaba gelmez.
Madem ilm-i İlâhîye ve irâde-i Rabbâniyeye mevcûdât adedince, belki mevcûdâtın şuûnâtı adedince delâlet ve şehâdet vardır. Elbette bir kısım feylesofların irâde-i İlâhiyeyi nefiy; ve bir kısım ehl-i bid‘atın kaderi inkâr; ve bir kısım ehl-i dalâletin cüz’iyâta adem-i ıttılâını iddiâ etmeleri; ve tabîiyyûnun bir kısım mevcûdâtı tabiat ve esbâba isnâd etmeleri, mevcûdât adedince muzâaf bir yalancılıktır. Ve mevcûdâtın şuûnâtı adedince muzâaf bir dalâlet dîvâneliğidir. Çünkü hadsiz şehâdet-i sâdıkayı tekzîb eden, hadsiz bir yalancılık işlemiş olur.
İşte meşîet-i İlâhiye ile vücûda gelen işlerde, “İnşâallâh, inşâallâh” yerinde, bilerek “Tabîî, tabîî” demek, ne kadar hata ve muhâlif-i hakîkat olduğunu kıyâs et.
Kur'an, hakikat ve şeriat, hikmet ve marifet kitabı olduğu gibi, zikir ve dua ve davetin de kitabıdır.
Yarabbi, yarın ruz-i mahşerde boynumuzu büktürme. Hesabımızı kolay eyle. Sevdiklerinle beraber haşreyle. Onlardan ayırma. Cennetinle, cemalinle müşerref olanlardan eyle.
Hadsiz vaz‘iyetler içinde bir vaz‘iyeti intihâb etmek, bir tahsîs, bir tercîh, bir kasıd ve bir irâde ile olur. Ve amd ve arzu ile tahsîs edilir. Elbette tahsîs, bir muhassisi iktizâ ediyor. Tercîh, bir müreccihi ister. Muhassis ve müreccih ise, irâdedir.
Yarabbi! Kusurumuzu affet. Bizi kendine kul kabul et. Emanetini kabzetmek zamanına kadar bizi emanetinde emin kıl.
Madem şu kâinât sâhibinin, böyle bir ilmi vardır. Elbette insanları ve insanların amellerini görür. Ve insanlar neye lâyık ve müstehak olduklarını bilir. Hikmet ve rahmetin muktezâsına göre onlarla muâmele eder ve edecek. Ey insan! Aklını başına al, dikkat et! Nasıl bir zât seni bilir ve bakar. Bil ve ayıl!
Hâlik-ı Rahîm, nev‘-i beşere verdiği ni‘metlerin mukābilinde şükür istiyor. İsraf ise şükre zıddır. Ni‘mete karşı hasâretli bir istihfâftır. İktisad ise, ni‘mete karşı ticaretli bir ihtirâmdır. Evet, iktisad hem bir şükr-ü ma‘nevî, hem ni‘metlerde rahmet-i İlâhiyeye karşı bir hürmet, hem kat‘î bir surette sebeb-i bereket, hem bedene perhiz gibi bir medâr-ı sıhhat, hem ma‘nevî dilencilik zilletinden kurtaracak bir sebeb-i izzet, hem ni‘met içindeki lezzeti hissetmeye ve zâhiren lezzetsiz görünen ni‘metlerdeki lezzeti tatmaya kuvvetli bir sebebdir. İsraf ise, mezkûr hikmetlere muhâlif olduğundan, vahîm neticeleri vardır.
Nimetten inama bak. İnamdan münim-ı hakıkıyı düşün. Bu düşünmek bir şükürdür.
Bütün hayrât onun elinde, bütün hasenât onun defterinde, bütün ihsânât onun hazinesindedir. Öyle ise, hayır isteyen ondan istemeli. İyilik arzu eden ona yalvarmalı.
Bu dünya fanidir. En büyük dava, baki olan alemi kazanmaktır.
Amelinizde Rıza-i ilahi olacak, maddi menfaat fikri olmayacak.
Hey insan! Yaptığın hizmet, ettiğin ubudiyet boşu boşuna gitmez. Bir dar-ı mükafat, bir mahalli saadet senin için ihzar edilmiştir. Senin şu fani dünyana bedel, baki bir cennet seni bekliyor. İbadet ettiğin ve tanıdığın Halık-ı zülcelalin vaadinde iman ve itaat et.
Bu meydân-ı imtihânda olanlar, başı boş değiller. Saadet sarayları ve zindanlar, onları bekliyorlar.
Âhiretin vücûdu, dünyanın vücûdu kadar kat‘î ve şübhesizdir.
Esbâb-ı zâhiriye eliyle gelen ni‘metleri, o esbâb hesabına almamak gerektir. Eğer o sebeb, ihtiyâr sâhibi değilse, meselâ hayvan ve ağaç gibi, doğrudan doğruya o ni‘meti Cenâb-ı Hak hesabına verir. Madem o, lisân-ı hâliyle “Bismillâh” der, sana verir. Sen de Allah hesabına olarak “Bismillâh” de, al.
Yani: “Medâr-ı necât ve halâs, yalnız ihlâstır. İhlâsı kazanmak çok mühimdir. Bir zerre ihlâslı amel, batmanlarla hâlis olmayan amele müreccahtır.” İhlâsı kazandıran harekâttaki sebebi, sırf bir emr-i İlâhî, neticesi rızâ-yı İlâhî olduğunu düşünmeli. Vazîfe-i İlâhiyeye karışmamalı.
İnsanlar helak olmuştur, alimler müstesna. Alimler de helak olmuştur, ilmiyle amel edenler müstesna. İlmiyle amel edenler de helak olmuştur, ihlâslı olanlar müstesna. İhlâslı olanlar da büyük bir tehlike içerisindedirler. (Hadis-i Şerif)
işte ubudiyetin esası olan acz ve fakr ve kusur ve noksanını bilmek ve niyaz ile dergahı uluhiyete karşı secde etmektir.
Ne mutlu o adama ki kendini bilip haddinden tecavüz etmez.
Leyle-i Miracınızı bütün ruh ve canımla tebrik ediyorum.
Ubudiyet, emri ilahiye ve rıza-ı ilahiyeye bakar. Ubudiyetin daisi, emri ilahi ve neticesi rıza-i ilahidir. Semaratı ve fevaidi uhreviyedir.
Ey musibet! Ben mâlikimin hizmetindeyim! Eğer onun izin ve rızâsıyla geldinse, merhaba, safâ geldin! Çünkü bir vakit, elbette ona döneceğiz ve onun huzûruna gideceğiz ve ona müştâkız. Madem bir zaman herhalde bizi hayatın tekâlîfinden âzâd edecektir. Haydi ey musibet! O terhîs ve o âzâd etmek, senin elinle olsun, ben râzıyım.
Sen, muvazzaf ve memur bir askersin. Onun namıyla çalış ve onun hesabıyla amel et.
“Ey insan! Senin elinde bulunan nefis ve malın, senin mülkün değildir, belki sana emânettir. O emânetin mâliki de, her şeye Kadîr, her şeyi bilir bir Rahîm-i Kerîm’dir. O senin yanındaki mülkünü, senden satın almak istiyor. Tâ senin için muhâfaza etsin, zâyi‘ olmasın. İleride sana mühim bir fiyat verecek.”
Zîrâ hakîkî adâlet ister ki, şu küçücük insan, şu küçücüklüğü nisbetinde değil, belki cinâyetinin büyüklüğü, mâhiyetinin ehemmiyeti ve vazîfesinin azameti nisbetinde mükâfât ve mücâzât görsün.
(Ya Baki entel Baki) o hadsiz cerihalara hem merhem, hem tiryak olur. Yani "Ya Baki! Madem sen bakisin yeter. Madem sen varsın, herşey var."
Ya Rab! Şu Rasul-u Ekrem Aleyhis Salatu ve sSelamın bereketine ve hürmetine, bize ihsan ettiğin maddi ve manevi rızkımıza bereket ihsan eyle!
İstikbâl yalnız ve yalnız İslâmiyet’in olacak. Ve hâkim, hakāik-i Kur’âniye ve îmâniye olacak.
Ey ehl-i îmân! Zillet içinde esâret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız. İhtilâfınızdan istifâde eden zâlimlere karşı اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ kal‘a-i kudsiyesi içine giriniz, tahassun ediniz. Yoksa ne hayatınızı muhâfaza ve ne de hukukunuzu müdâfaa edebilirsiniz.
Dünya ise, bütün şaşaası ile ahirete nispeten bir zindan hükmündedir.
Dünyada en büyük ahmak odur ki, böyle dinsiz serserilerden terakki ve saadet-i hayatiyye beklesin.
Ey biçareler! Bu dünya bir misafirhanedir.
Ey nefis! Az bir ömürde hadsiz bir amel-i uhrevî istersen ve her bir dakîka-i ömrünü bir ömür kadar fâideli görmek istersen ve âdetini ibâdete ve gafletini huzura kalb etmeyi seversen, sünnet-i seniyeye ittibâ‘ et.
Âciz bir abd namazında اَلتَّحِيَّاتُ لِلّٰهِ der. Yani “Bütün mahlûkātın hayatlarıyla sana takdîm ettikleri hediye-i ubûdiyetlerini, ben kendi hesabıma, umumunu sana takdîm ediyorum. Eğer elimden gelse idi, onlar kadar tahiyyeler sana takdîm edecektim. Hem sen onlara, hem daha fazlasına lâyıksın.” İşte şu niyet ve i‘tikād, pek geniş bir şükr-ü küllîdir.
Bu zamanda ehl-i İslâmın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalâletle kalblerin bozulması ve îmânın zedelenmesidir. Bunun çâre-i yegânesi, nûrdur. Nûr göstermektir ki, kalbler ıslah olsun, îmânlar kurtulsun.
Hazîne-i rahmetin en kıymetdar pırlantası ve kapıcısı Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm olduğu gibi, en birinci anahtarı da بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ dir. Ve en kolay bir anahtarı da salavâttır.
Şu gecenin sabahı ve şu kışın baharı ne kadar ma‘kūl ve lâzım ve kat‘î ise, haşrin sabahı da, berzahın baharı da o kat‘iyettedir.
"Bu dünya çabuk tebeddül eder bir misafirhâne olduğunu yakînen îmân edip bildim. Onun için hakîkî vatan değil, her yer birdir. Madem vatanımda bâkî kalmayacağım. Beyhûde ona karşı çabalamak, oraya gitmek, bir şeye yaramıyor. Madem her yer misafirhânedir. Eğer misafirhâne sâhibinin rahmeti yârise, herkes yârdır. Her yer yarar. Eğer yâr değilse, her yer kalbe bârdır. Ve herkes düşmandır."
Kâinât mescid-i kebîrinde Kur’ân okunuyor. Onu dinleyelim. O nûr ile nûrlanalım. Hidâyetiyle amel edelim ve onu vird-i zebân edelim.”
İşte ey insan! Bu rahmeti bulan, ebedî tükenmez bir hazîne-i nûr buluyor. O hazineyi bulmanın çaresi, rahmetin en parlak bir misâli ve mümessili ve o rahmetin en belîğ bir lisânı ve dellâlı olan ve “Rahmeten li’l-Âlemîn” ünvanıyla Kur’ân’da tesmiye edilen Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sünnetidir ve tebeiyetidir. Ve bu Rahmeten li’l-Âlemîn olan rahmet-i mücessemeye vesîle ise, salavâttır.
Ey nefis! Ubûdiyet, mukaddeme-i mükâfât-i lâhika değil, belki netice-i ni‘met-i sâbıkadır. Evet, biz ücretimizi almışız. Ona göre hizmetle ve ubûdiyetle muvazzafız.
mukaddeme-i mükâfât-i lâhika: Daha sonra verilecek mükâfâtın başlangıcı
Ey bu vatan gençleri! Frenklerin taklîdine çalışmayınız! Âyâ, Avrupa’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adâvetlerinden sonra, sizler hangi akıl ile onların sefâhet ve bâtıl efkârlarına ittibâ‘ ediyorsunuz ve onlara emniyet ediyorsunuz? Yok! Yok! Onları sefîhâne taklîd edenler, onlara ittibâ‘ değil, belki şuûrsuz olarak onların safına iltihâk edip, hem kendi kendinizi, hem kardeşlerinizi i‘dâm ediyorsunuz.
Allahım! Bu gece Peygamber Efendimizin (SAV) sana sığınmığ olduğu bütün kötülüklerden ve şerlerden biz de sana sığınıyoruz biz de istemiyoruz bize de verme.
Allahım! Bu gece Peygamber Efendimiz (SAV) senden istemiş olduğu bütün hayırları ve nurları biz de istiyoruz bize de ihsan eyle.
Bizleri sevdiklerine rağbet ettir ya Rabbi!
Kadınların saadet-i uhreviyesi gibi, saadet-i dünyevileri de ve fıtratlarındaki ulvi seciyeleri de bozulmaktan kurtulmanın çare-i yeganesi, daire-i İslamiyedeki terbiye-i diniyeden başka yoktur!.
Ey nefisperest nefsim! Ey dünyaperest arkadaşım! Muhabbet, şu kâinâtın bir sebeb-i vücûdudur. Hem şu kâinâtın râbıtasıdır. Hem şu kâinâtın nûrudur, hem hayatıdır. İnsan, kâinâtın en câmi‘ bir meyvesi olduğu için, kâinâtı istîlâ edecek bir muhabbet, o meyvenin çekirdeği olan kalbine dercedilmiştir.
Hem kendini başıboş zannetme. Zîrâ şu misâfirhâne-i dünyâda nazar-ı hikmetle baksan, hiçbir şeyi nizâmsız, gayesiz göremezsin. Nasıl sen nizâmsız, gayesiz kalabilirsin?
İnsan, şu dünyaya bir me’mur ve misafir olarak gönderilmiş, çok ehemmiyetli isti‘dâd ona verilmiş. Ve o isti‘dâdâta göre ehemmiyetli vazîfeler tevdî‘ edilmiş. Ve insanı, o gayeye ve o vazîfelere çalıştırmak için, şiddetli teşvîkler ve dehşetli tehdîdler edilmiş.
Eğer nefis ve şeytanı dinlersen, esfel-i sâfilîne düşersin. Eğer hak ve Kur’ân’ı dinlersen, a‘lâ-yı illiyyîne çıkar, kâinâtın bir güzel takvîmi olursun!
Besmelenin azamet-i kadrine en kat‘î bir huccet şudur ki: İmâm-ı Şâfiî gibi çok büyük müctehidler demişler ki: “Besmele bir tek âyet olduğu halde, Kur’ân’da yüz ondört def‘a nâzil olmuştur.”
Ey insan! Hiç mümkün müdür ki, sana bu sîmâyı veren ve o sîmâda böyle bir sikke-i rahmeti ve bir hâtem-i ehadiyeti vaz‘ eden zât, seni başıboş bıraksın, sana ehemmiyet vermesin, senin harekâtına dikkat etmesin
Ey insan! Aklını başına al! Hiç mümkün müdür ki, bütün envâ‘-ı mahlûkātı sana müteveccihen muâvenet ellerini uzattıran ve senin hâcetlerine “Lebbeyk!” dediren Zât-ı Zülcelâl, seni bilmesin, tanımasın, görmesin. Madem seni biliyor, rahmetiyle bildiğini bildiriyor. Sen de onu bil, hürmetle bildiğini bildir.
İşte ey şeytanın desîselerine mübtelâ olan bîçâre insan! Hayat-ı dîniye ve hayat-ı şahsiye ve hayat-ı ictimâiyenin selâmetini dilersen ve sıhhat-i fikir ve istikamet-i nazar ve selâmet-i kalb istersen, muhkemât-ı Kur’âniyenin mîzânlarıyla ve sünnet-i seniyenin terâzileriyle a‘mâl ve hâtırâtını tart! Ve Kur’ân’ı ve sünnet-i seniyeyi dâimâ rehber yap! اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ de! Cenâb-ı Hakk’a ilticâda bulun!