

Her kim hayat-ı fâniyeyi esas maksad yapsa, zâhiren bir cennet içinde olsa da, ma‘nen cehennemdedir. Ve her kim hayât-ı bâkiyeye ciddî müteveccih ise, saâdet-i dâreyne mazhardır. Dünyası ne kadar fenâ ve sıkıntılı olsa da, dünyasını cennetin intizâr salonu hükmünde gördüğü için hoş görür. Tahammül eder. Sabır içinde şükreder .

Eğer zekât nâmına versen, Cenabı Hakk nâmına verdiğin için bir sevâb kazanıyorsun. Bir şükrân-ı ni‘met gösteriyorsun. O muhtâç adam dahi sana tabasbus etmeye mecbûr olmadığı için izzet-i nefsi kırılmaz. Ve duâsı senin hakkında makbûl olur. Evet, zekât kadar, belki daha ziyâde nâfile ve ihsân, yâhûd sâir sûretlerde verip riyâ ve şöhret gibi minnet ve tezlîl gibi zararları kazanmak nerede? Zekât nâmına o iyilikleri yapıp hem farzı edâ etmek, hem sevâbı, hem ihlâsı, hem makbûl bir duâyı kazanmak nerede?

Ey ehl-i kerem ve vicdân! Ve ey ehl-i sehâvet ve ihsân! İhsânlar zekât nâmına olmazsa, üç zararı var. Bazen de fâidesiz gider. Çünkü
Allâh nâmına vermediğin için, ma‘nen minnet ediyorsun. Bîçâre fakîri minnet esâreti altında bırakıyorsun.
Hem makbûl olan duâsından mahrûm kalıyorsun.
Hem hakîkaten Cenâb-ı Hakk’ın malını ibâdına vermek için bir tevzîât me’mûru olduğun hâlde, kendini sâhib-i mâl zannedip bir küfrân-ı ni‘met ediyorsun.

[Cây-ı teessüf bir hâlet-i ictimâiye ; ve kalb-i İslâmı ağlatacak müdhiş bir maraz-ı hayat-ı ictimâiye: ] Hâricî düşmanların zuhûr ve tehâcümünde dâhilî adâvetleri unutmak ve bırakmak olan bir maslahat-ı ictimâiyeyi en bedevî kavimler dahi takdîr edip yaptıkları hâlde, şu cemâat-i İslâmiyeye hizmet da‘vâ edenlere ne olmuş ki, birbiri arkasında tehâcüm vaz‘iyetini alan hadsiz düşmanlar varken, cüz’î adâvetleri unutmayıp düşmanların hücûmuna zemîn hazır ediyorlar. Şu hâl bir sukūttur, bir vahşettir. Hayât-ı ictimâiye-i İslâmiyeye bir hıyânettir.

Ey ehl-i îmân ! Zillet içinde esâret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız. İhtilâfınızdan istifâde eden zâlimlere karşı (اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ) kal‘a-i kudsiyesi içine giriniz, tahassun ediniz. Yoksa ne hayatınızı muhâfaza ve ne de hukukunuzu müdâfaa edebilirsiniz.
Müminler ancak kardeştirler (sure-i Hucurat, 10)

İşte ey ehl-i îmân ! İhtirâslarınızdan ve husûmetkârâne tarafgîrliklerinizden kuvvetiniz hiçe iner. Az bir kuvvetle ezilebilirsiniz. Hayat-ı ictimâiyenizle alâkanız varsa, (اَلْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْیَانِ الْمَرْصُوصِ یَشُدُّ بَعْضُهُمْ بَعْضًا)* düstûr-u âlîyi düstûr-u hayat yapınız! Sefâlet-i dünyeviyeden ve şekāvet-i uhreviyeden kurtulunuz.
*Mü’min, mü’min için (kurşunla) kenetlenmiş bina gibidir; birbirine kuvvet verir.(Hadîs-i Şerîf)

Adâvet etmek istersen, kalbindeki adâvete adâvet et. Onun ref‘ine çalış. Hem en ziyâde sana zarar veren nefs-i emmârene ve hevâ-yı nefsine adâvet et, ıslâhına çalış. O muzır nefsin hâtırı için mü’minlere adâvet etme. Eğer düşmanlık etmek istersen, kâfirler, zındıklar çoktur. Onlara adâvet et. Evet, nasıl ki muhabbet sıfatı muhabbete lâyıktır. Öyle de adâvet hasleti, her şeyden evvel kendisi adâvete lâyıktır.

Gündüzdeki yemekten memnûiyeti cihetiyle, O ni‘metler benim mülküm değil. Ben bunların tenâvülünde hür değilim. Demek başkasının malıdır ve in‘âmıdır. Onun emrini bekliyorum diye, ni‘meti ni‘met bilir. Bir şükr-ü ma‘nevî eder. İşte bu sûretle oruc, çok cihetlerle hakîkî vazîfe-i insaniye olan şükrün anahtarı hükmüne geçer.

Yâ İlâhenâ! Kalbimizi îmân ve Kur’ân nûruyla nûrlandır. Yâ İlâhenâ! Sana muhtaç olmakla bizi zengin kıl; sana kendimizi muhtaç görmeyerek bizi fakîr düşürme. Biz, kendi güç ve kuvvetimizden sana sakınıp, senin kudret ve kuvvetine sığındık; sen de bizi, sana tevekkül edenlerden eyle. Bizi nefsimize bırakma; bizi hıfzınla muhâfaza eyle. Bize ve erkek mü’min ve kadın mü’minlere merhamet et.

Ramazân-ı Şerîf’de ise, ehl-i îmân birden muntazam bir ordu hükmüne geçer. Sultân-ı Ezelî’nin ziyafetine da‘vet edilmiş bir sûrette, akşama yakın Buyurunuz, emrini bekliyorlar gibi bir tavr-ı ubûdiyetkârâne göstermeleri, o şefkatli ve haşmetli ve külliyetli rahmâniyete karşı vüs‘atli ve azametli ve intizâmlı bir ubûdiyetle mukābele ediyorlar. Acaba böyle ulvî ubûdiyete ve şeref-i kerâmete iştirâk etmeyen insanlar, insan ismine lâyıkmıdırlar?

Ramazân-ı Şerîf’deki savm, İslâmiyet’in erkân-ı hamsesinin birincilerindendir. Hem şeâir-i İslâmiyenin a‘zamlarındandır. İşte Ramazân-ı Şerîf’deki orucun çok hikmetleri, hem Cenâb-ı Hakk’ın rubûbiyetine, hem insanın hayât-ı ictimâiyesine , hem hayat-ı şahsiyesine , hem nefsin terbiyesine, hem niam-ı İlâhiyenin şükrüne bakar hikmetleri var.

İ‘lem eyyühe’l-azîz! Kâfirlerin medeniyeti ile mü’minlerin medeniyeti arasındaki fark şudur: Birincisi: Medeniyet libâsını giymiş korkunç bir vahşettir. Zâhiri parlar, bâtını yakar; dışı süs, içi pis; sureti me’nûs, sîreti ma‘kûs bir şeytandır.
İkincisi: Bâtını nûr, zâhiri rahmet; içi muhabbet, dışı uhuvvet; sureti muâvenet, sîreti şefkat, câzibedâr bir melektir.

Nedir bu gurur ve nedir bu gaflet? Ve nedir bu haşmet ve nedir bu istiğnâ? Ve nedir bu azamet? Senin elindeki ihtiyârın bir kıl kadardır. Ve iktidarın bir zerre kadardır. Hayatın söndü, ancak bir şu‘le kaldı. Ömrün geçti, şuûrun söndü, bir lem‘a kaldı. Şöhretin gitti, ancak bir an kaldı. Zamanın geçti, kabirden başka mekânın var mı?

Geçmiş ve gelecek elemli saatleri ki (hiç olmuşlar. ma‘dûm ve yok olmuşlar.) Şimdi onları düşünüp sabırsızlık göstermek ve kusûrlu nefsini bırakıp Allah’dan şekvâ etmek gibi of of demek, dîvâneliktir. Eğer sağa, sola yani geçmiş ve geleceğe karşı sabır kuvvetini dağıtmazsa ve hazır saate ve güne karşı tutsa, tam kâfî gelir. Sıkıntı ondan bire iner.

Hem o cüz’iyâtı îcâd eden kim ise, cüz’iyâtı ihâta eden unsurları ve semâvât ve arzı dahi o halketmiştir . Çünkü görüyoruz ki, cüz’iyât külliyâta nisbeten birer çekirdek, birer küçük nüsha hükmündedir. Öyle ise o cüz’îleri halk eden zâtın elinde, anâsır-ı külliye ve semâvât ve arz bulunmalıdır. Tâ ki hikmetinin düstûrlarıyla ve ilminin mîzânlarıyla o küllî ve muhît mevcûdâtın hulâsalarını, ma‘nâlarını, numûnelerini o küçücük misâl-i musağğarlar hükmünde olan cüz’iyâtta derc edebilsin.

Sâni‘-i Kadîr külfetsiz, muâlecesiz, sür‘atle, suhûletle her şeyi , o şeye lâyık bir sûrette halk eder. Külliyâtı, cüz’iyât kadar kolay îcâd eder. Cüz’iyâtı, külliyât kadar san‘atlı halk eder. Evet, külliyâtı ve semâvât ve arzı halk eden kim ise, semâvât ve arzda olan cüz’iyâtı ve efrâd-ı zîhayatiyeyi halk eden, elbette yine odur. Ve ondan başka olamaz. Çünkü o küçük cüz’iyât, o külliyâtın meyveleri, çekirdekleri, misâl-i musağğarlarıdır.

Bu gelen gece Leyle-i Berâet bütün senede bir kudsî çekirdek hükmünde ve mukadderât-ı beşeriyenin programı nev‘inden olması cihetiyle Leyle-i Kadr’in kudsiyetindedir. Her bir hasenenin Leyle-i Kadir’de otuz bin olduğu gibi, Leyle-i Berâet’de her bir amel-i sâlihin ve her bir harf-i Kur’ânın sevabı yirmi bine çıkar. Sâir vakitlerde on ise, şuhûr-u selâsede yüze ve bine çıkar. Ve bu kudsî leyâlî-i meşhûrede on binlere veya yirmi bine veya otuz bine çıkar. Bu geceler elli senelik bir ibâdet hükmüne geçebilir. Onun için elden geldiği kadar Kur’ân’la ve istiğfâr ve salavâtla meşgul olmak pek büyük bir kârdır.

"İktisâd eden, maîşetçe âile belâsını çekmez" meâlindeki [لَا یَعُولُ مَنِ اقْتَصَدَ] hadîs-i şerîfinin sırrıyla, iktisâd eden, maîşetçe âile zahmet ve meşakkatini çok çekmez. Evet, iktisâd kat‘î bir sebeb-i bereket ve medâr-ı hüsn-ü maîşet olduğuna o kadar delîller var ki, had ve hesaba gelmez.

Madem ilm-i İlâhîye ve irâde-i Rabbâniyeye mevcûdât adedince, belki mevcûdâtın şuûnâtı adedince delâlet ve şehâdet vardır. Elbette bir kısım feylesofların irâde-i İlâhiyeyi nefiy; ve bir kısım ehl-i bid‘atın kaderi inkâr; ve bir kısım ehl-i dalâletin cüz’iyâta adem-i ıttılâını iddiâ etmeleri; ve tabîiyyûnun bir kısım mevcûdâtı tabiat ve esbâba isnâd etmeleri, mevcûdât adedince muzâaf bir yalancılıktır. Ve mevcûdâtın şuûnâtı adedince muzâaf bir dalâlet dîvâneliğidir. Çünkü hadsiz şehâdet-i sâdıkayı tekzîb eden, hadsiz bir yalancılık işlemiş olur.
İşte meşîet-i İlâhiye ile vücûda gelen işlerde, “İnşâallâh, inşâallâh” yerinde, bilerek “Tabîî, tabîî” demek, ne kadar hata ve muhâlif-i hakîkat olduğunu kıyâs et.

Madem şu kâinât sâhibinin, böyle bir ilmi vardır. Elbette insanları ve insanların amellerini görür. Ve insanlar neye lâyık ve müstehak olduklarını bilir. Hikmet ve rahmetin muktezâsına göre onlarla muâmele eder ve edecek. Ey insan! Aklını başına al, dikkat et! Nasıl bir zât seni bilir ve bakar. Bil ve ayıl!

Hâlik-ı Rahîm, nev‘-i beşere verdiği ni‘metlerin mukābilinde şükür istiyor. İsraf ise şükre zıddır. Ni‘mete karşı hasâretli bir istihfâftır. İktisad ise, ni‘mete karşı ticaretli bir ihtirâmdır. Evet, iktisad hem bir şükr-ü ma‘nevî, hem ni‘metlerde rahmet-i İlâhiyeye karşı bir hürmet, hem kat‘î bir surette sebeb-i bereket, hem bedene perhiz gibi bir medâr-ı sıhhat, hem ma‘nevî dilencilik zilletinden kurtaracak bir sebeb-i izzet, hem ni‘met içindeki lezzeti hissetmeye ve zâhiren lezzetsiz görünen ni‘metlerdeki lezzeti tatmaya kuvvetli bir sebebdir. İsraf ise, mezkûr hikmetlere muhâlif olduğundan, vahîm neticeleri vardır.

Esbâb-ı zâhiriye eliyle gelen ni‘metleri, o esbâb hesabına almamak gerektir. Eğer o sebeb, ihtiyâr sâhibi değilse, meselâ hayvan ve ağaç gibi, doğrudan doğruya o ni‘meti Cenâb-ı Hak hesabına verir. Madem o, lisân-ı hâliyle “Bismillâh” der, sana verir. Sen de Allah hesabına olarak “Bismillâh” de, al.

Ey kâfirlerin çokluklarından ve onların bazı hakāik-i îmâniyenin inkârındaki ittifâklarından telâşa düşen ve i‘tikādını bozan bîçâre insan! Bil ki, kıymet ve ehemmiyet, kemiyette ve aded çokluğunda değildir. Çünkü insan eğer insan olmazsa, şeytan bir hayvana inkılâb eder. İnsan, bazı frenkler ve frenk-meşrebliler gibi ihtirâsât-ı hayvâniyede terakkî ettikçe, daha şiddetli bir hayvaniyet mertebesini alır.

Ey musibet! Ben mâlikimin hizmetindeyim! Eğer onun izin ve rızâsıyla geldinse, merhaba, safâ geldin! Çünkü bir vakit, elbette ona döneceğiz ve onun huzûruna gideceğiz ve ona müştâkız. Madem bir zaman herhalde bizi hayatın tekâlîfinden âzâd edecektir. Haydi ey musibet! O terhîs ve o âzâd etmek, senin elinle olsun, ben râzıyım.

“Ey insan! Senin elinde bulunan nefis ve malın, senin mülkün değildir, belki sana emânettir. O emânetin mâliki de, her şeye Kadîr, her şeyi bilir bir Rahîm-i Kerîm’dir. O senin yanındaki mülkünü, senden satın almak istiyor. Tâ senin için muhâfaza etsin, zâyi‘ olmasın. İleride sana mühim bir fiyat verecek.”

Âciz bir abd namazında اَلتَّحِيَّاتُ لِلّٰهِ der. Yani “Bütün mahlûkātın hayatlarıyla sana takdîm ettikleri hediye-i ubûdiyetlerini, ben kendi hesabıma, umumunu sana takdîm ediyorum. Eğer elimden gelse idi, onlar kadar tahiyyeler sana takdîm edecektim. Hem sen onlara, hem daha fazlasına lâyıksın.” İşte şu niyet ve i‘tikād, pek geniş bir şükr-ü küllîdir.

"Bu dünya çabuk tebeddül eder bir misafirhâne olduğunu yakînen îmân edip bildim. Onun için hakîkî vatan değil, her yer birdir. Madem vatanımda bâkî kalmayacağım. Beyhûde ona karşı çabalamak, oraya gitmek, bir şeye yaramıyor. Madem her yer misafirhânedir. Eğer misafirhâne sâhibinin rahmeti yârise, herkes yârdır. Her yer yarar. Eğer yâr değilse, her yer kalbe bârdır. Ve herkes düşmandır."

İşte ey insan! Bu rahmeti bulan, ebedî tükenmez bir hazîne-i nûr buluyor. O hazineyi bulmanın çaresi, rahmetin en parlak bir misâli ve mümessili ve o rahmetin en belîğ bir lisânı ve dellâlı olan ve “Rahmeten li’l-Âlemîn” ünvanıyla Kur’ân’da tesmiye edilen Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sünnetidir ve tebeiyetidir. Ve bu Rahmeten li’l-Âlemîn olan rahmet-i mücessemeye vesîle ise, salavâttır.

Ey bu vatan gençleri! Frenklerin taklîdine çalışmayınız! Âyâ, Avrupa’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adâvetlerinden sonra, sizler hangi akıl ile onların sefâhet ve bâtıl efkârlarına ittibâ‘ ediyorsunuz ve onlara emniyet ediyorsunuz? Yok! Yok! Onları sefîhâne taklîd edenler, onlara ittibâ‘ değil, belki şuûrsuz olarak onların safına iltihâk edip, hem kendi kendinizi, hem kardeşlerinizi i‘dâm ediyorsunuz.

Ey nefisperest nefsim! Ey dünyaperest arkadaşım! Muhabbet, şu kâinâtın bir sebeb-i vücûdudur. Hem şu kâinâtın râbıtasıdır. Hem şu kâinâtın nûrudur, hem hayatıdır. İnsan, kâinâtın en câmi‘ bir meyvesi olduğu için, kâinâtı istîlâ edecek bir muhabbet, o meyvenin çekirdeği olan kalbine dercedilmiştir.

Ey insan! Aklını başına al! Hiç mümkün müdür ki, bütün envâ‘-ı mahlûkātı sana müteveccihen muâvenet ellerini uzattıran ve senin hâcetlerine “Lebbeyk!” dediren Zât-ı Zülcelâl, seni bilmesin, tanımasın, görmesin. Madem seni biliyor, rahmetiyle bildiğini bildiriyor. Sen de onu bil, hürmetle bildiğini bildir.

İşte ey şeytanın desîselerine mübtelâ olan bîçâre insan! Hayat-ı dîniye ve hayat-ı şahsiye ve hayat-ı ictimâiyenin selâmetini dilersen ve sıhhat-i fikir ve istikamet-i nazar ve selâmet-i kalb istersen, muhkemât-ı Kur’âniyenin mîzânlarıyla ve sünnet-i seniyenin terâzileriyle a‘mâl ve hâtırâtını tart! Ve Kur’ân’ı ve sünnet-i seniyeyi dâimâ rehber yap! اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ de! Cenâb-ı Hakk’a ilticâda bulun!

Sen, çendân nefsin ve sûretin i‘tibâriyle hiç hükmündesin. Fakat vazîfe ve mertebe noktasında sen, şu haşmetli kâinâtın dikkatli bir seyircisi, şu hikmetli mevcûdâtın belâgatli bir lisân-ı nâtıkı ve şu kitâb-ı âlemin anlayışlı bir mütâlaacısı ve şu tesbîh eden mahlûkātın hayretli bir nâzırı ve şu ibâdet eden masnûâtın hürmetli bir ustabaşısı hükmündesin.

Nefsini ithâm eden, kusurunu görür. Kusurunu i‘tirâf eden, istiğfâr eder. İstiğfâr eden, istiâze eder. İstiâze eden, şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu i‘tirâf etmemek, büyük bir noksânlıktır. Kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar; i‘tirâf etse, affa müstehak olur.

Ey cirmi ve cismi küçük ve cürüm ve zulmü büyük ve ayıb ve zenbi azîm bîçâre insan! Kâinâtın hiddetinden, mahlûkātın nefretinden ve mevcûdâtın öfkesinden kurtulmak istersen, işte kurtulmanın çaresi; Kur’ân-ı Hakîm’in dâire-i kudsiyesine girmektir ve Kur’ân-ı Hakîm’in mübelliği olan Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sünnet-i seniyesine ittibâ‘dır. Gir ve tâbi‘ ol!

Hayırlar celb ola, şerler def ola, gönüller şad ola..
Akıl başa gele, fitne taşa gele. Devletimiz payidar ola.
Birlik ve dirlik daim ola. Milletimiz selamet bula.
Düşmanlarımız kahr-u perişan ola, oyunları bozula, boyunları büküle.
Kalplerimiz mesrur, sırlarımız mestur, zahirimiz mamur, batınımız pürnur ola.
Cenabı hak dert verip derman aratmaya.
Hastalarımıza şifa, dertlilerimize deva, gönüllerimize iman vere, kalplerimizi musaffi eyleye.
Zümre-i salihinden gürüh-ü naciden eyleyüp, dualarımızı dergah-ı izzetinde kabul ve makbul eyleye, nefesimiz hak, nutkumuz can bula. Gönlünüz haneniz huzur dola...
Hayırlı Cumalar

Madem onun rubûbiyetine râzıyız, o rubûbiyeti noktasında verdiği şeye rızâ lâzımdır. Kazâ ve kaderine i‘tirâzı işmâm eder bir tarzda “Ah!” “Of!” deyip şekvâ etmek, bir nevi‘ kaderi tenkîddir, rahmeti ithâmdır. Kaderi tenkîd eden, başını örse vurur, kırar. Rahmeti ithâm eden, rahmetten mahrum kalır.

Ey bedbaht nefsim! Acaba ömrün ebedî midir? Hiç kat‘î senedin var mı ki, gelecek seneye, belki yarına kadar kalacaksın? Sana usanç veren, tevehhüm-ü ebediyettir. Keyif için ebedî dünyada kalacak gibi nazlanıyorsun. Eğer anlasa idin ki, ömrün azdır, hem fâidesiz gidiyor. Elbette onun yirmi dörtten birisini hakîkî bir hayat-ı ebediyenin saadetine medâr olacak bir güzel ve hoş ve rahat ve rahmet bir hizmete sarf etmek, usanmak şöyle dursun, belki ciddî bir iştiyâk ve hoş bir zevki tahrîke sebeb olur.

Hem hiç mümkün müdür ki: Fâtır-ı Kerîm, Hâlik-ı Rahîm, küçük midenin cüz’î arzusunu ve muvakkat bir hayat için lisân-ı hâl ile ettiği duâsını, hadsiz envâ‘-ı mat‘ûmât-ı lezîzenin îcâdıyla kabûl etsin de, umum nev‘-i beşerin pek büyük bir ihtiyâc-I fıtrîden gelen pek şiddetli bir arzusunu; ve küllî ve dâimî ve haklı ve hakîkatli, kāllî ve hâllî, bekāya dâir gāyet kuvvetli duâsını kabûl etmesin.

Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, gayb-âşinâ nazarıyla görmüş ki: “Âl-i Beyt’i, âlem-i İslâm içinde bir şecere-i nûrâniye hükmüne geçecek ve âlem-i İslâm’ın bütün tabakātında kemâlât-ı insaniye dersinde rehberlik ve mürşidlik vazîfesini görecek zâtlar, ekseriyet-i mutlaka ile Âl-i Beyt’ten çıkacak.

Ey ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet Velcemâat! Ve ey Âl-i Beyt’in muhabbetini meslek ittihâz eden Alevîler! Çabuk bu ma‘nâsız ve hakîkatsiz ve haksız ve zararlı olan nizâı aranızdan kaldırınız. Yoksa, şimdiki kuvvetli bir sûrette hükmeden zındıka cereyânı, birinizi diğeriniz aleyhinde âlet edip, ezmesinde isti‘mâl edecek. Birinizi mağlûb ettikten sonra, âlet olanınızı da kıracak. Sizler ehl-i tevhîd olduğunuzdan uhuvveti ve ittihâdı emreden yüzer esaslı râbıta-i kudsiye mâbeyninizde varken, iftirâkı iktizâ eden cüz’î mes’eleleri bırakmak gerektir.

Evet sünnet-i seniyeye ittibâ‘etmek, mutlakā gāyet kıymetdardır. Hususan bid‘aların istîlâsı zamanında sünnet-i seniyeye ittibâ‘etmek, daha ziyâde kıymetdardır. Bilhassa fesâd-ı ümmet zamanında sünnet-i seniyenin küçük bir âdâbına mürâât etmek, ehemmiyetli bir takvâyı ve kuvvetli bir îmânı ihsâs ediyor.

Yâ Rab! Nasıl büyük bir sarayın kapısını çalan bir adam, açılmadığı vakit, o sarayın kapısını, diğer makbûl bir zâtın sarayca me’nûs sadâsıyla çalar, tâ ona açılsın. Öyle de bîçâre ben dahi, senin dergâh-ı rahmetini, mahbûb abdin olan Üveyse’l-Karanî’nin sadâsıyla ve münâcâtıyla şöyle çalıyorum. O dergâhını ona açtığın gibi, rahmetinle bana da aç.

Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ümmetine karşı kemâl-i şefkat ve merhametini ifade ediyor. Evet, rivâyet-i sahîhada vardır ki: Mahşerin dehşetinden herkes, hatta enbiyâlar dahi nefsi nefsi dedikleri zaman, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, ümmeti ümmeti diye re’fet ve şefkatini göstereceği gibi, yeni dünyaya geldiği zaman ehl-i keşfin tasdîkiyle, vâlidesi onun münâcâtında ümmeti ümmeti dediğini işitmiş.

Ey maraz-ı vesvese ile mübtelâ! Biliyor musun, vesvesen neye benzer? Musibete benzer. Ehemmiyet verdikçe şişer. Ehemmiyet vermezsen söner. Ona büyük nazarıyla baksan büyür, küçük görsen küçülür. Korksan ağırlaşır, hasta eder. Havf etmezsen hafif olur, mahfî kalır. Mâhiyetini bilmezsen, devam eder, yerleşir. Mâhiyetini bilsen, onu tanısan, gider.
